Yayında Olan Eserlerim

26 Kasım 2017 Pazar

Cirit Oyunu

Bir  Cirit Oyunu

Kardan yansıyan güneş gözleri kamaştırıyordu. At sahibi gençler atlarına binmiş atları bir o yana bir buyana koşturup cirite hazırlıyorlardı. Sadaklarında ciritler, çöğen duruyordu. Kardeşin kardeşi vuracağı bu soylu oyunun tadını çıkarmaya hazırlanıyorlardı. Atını alan delikanlı gelmişti meydana: Kimler yoku ki Dakma Hüseyin, Ali Efendi, Şabanın Cemal, Unsavuran İbrahim, Topal Mehmet, Halil Çavuş’un Mustafa… Köyün yavuz delikanlarıdı bunlar. Bir bayrak yarışı gibi kendilerinden önceki kuşaktan devraldıkları cirit oyununu sürdürüyorlardı. Bütün bir yıl boyu beslenen, bakımı yapılan bu atların tek işlevi kış aylarında bir aylık bir zaman diliminde evin delikenlısını cirit alanında taşımasıydı.
Köyden gitmek üzere olan jandarmalar da kıyıya çekilmişler aqcımasız oyunu izlemeyi bekliyorlardı. Dede, yavaş adımlarla cirit alanaının kıyısına geldi. Oyucuları atları ile koşup duaya durdular. Dede Türkçe bir gülbenk okuyup, esenlik diledikten sonra bağlamayı eline aldı: Çevreye göz gezdirdi. Genç kızlar damlara çıkmış, damın karını süpürme bahanesi ile oyunu izlemeyi bekliyorlardı.Söğüt ağaçları üzerinde kar nbirikintileri bembeyaz bir görüntü veriyordu. Karşıdaki Kızlar dağını tümüyle kar kaplamıştı, üzerinde beyaz bir bulur gözüküyordu. Doğa derin bir uykuya dalmış gibiydi. Hangi deyiş uygun düşerdi bu ortma? Bağlamanın tellerinden bir ezginin sesleri dökülmeye başladı:
Ey erenler ben bir fikir eyledim
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan Mevla’ya şükür eyledim
Mümine iman ne güzel uymuş

Zar eder gezerdim dağlar başında
Hiç hile görmedim Hakkın işinde
Getirir gezerdi bıçak başında
Ali’ye Selman ne güzel uymuş

Kafir Yezit, kast eylemiş mevlaya
Hamleylemiş elindeki asaya
Zebur Davud’a, İncil İsa’ya
Kuran Muhammet’e ne güzel uymuş

Düğünde, bayramda ederler ziynet
Mümine verildi farzile sünnet
Yezide cehennem, mümine cennet
Şeytan’a teber ne güzel uymuş

Ta ezelden çalınıyor bağlama
Dertli sinem aşk oduna bağlama
Yakub’a verilmiş yanıp ağlama
Yusuf’a Kenan ne güzel uymuş.

Şah Hatayi’m şallar giymiş eğnine
Hak vermemiş gamı onun gönlüne
Kurdu Kuşu muti etmiş kendine
Bu mülke Süleyman ne güzel uymuş!

Oyuncular. kendi aralarında denge kurmaya özen göstererek iki kaleye ayrılmışlardı. Yeni yetmeler alanın kıyısında toplamışlar, kendi aralarında konuşuyorlar, atlar oyuncular üzerine yorumda bulunuyorlardı. Yaşlılar kendi gençliklerinden söz ediyorlar, eski yarışçıları anıyorlardı. Akan zamanda neler yaşamışlardı? Ne yarışçılar tanımışlar, ne atlar görmüşlerdi. Cirit oyunu onların gençlik düşüydü. Yeni yetmeler geçmişin oyunlarını dinlemekten büyük mutluluyk duyarlardı.
Yeni yetmelerden biri, çevrede gezinen Kör Veli’ye takılmak istedi:
“Veli sen niye cirite çıkmadın?”
Kör Veli, kendisiyle alay edildiğini bilmezden gelerek yanıt verdi:
“At var mı, at? Sizin atı getir, hemen çıkayım!
Kör Veli'nin atı yoktu. Ama atı olsa da ciirte çıkmazdı. Gözü pekti, kavgacıydı ama cirit oynamayı beceremezdi. Her defasında cirite çıkacak olsa bir dizi cirit yer, oyunu eline yüzüne bulaştırıdı. Bu yüzde cirite çıkmazdı. Yaşlılar kendi aralarında, jandarmalardan cirite çıkan yok mu diye sordular. Yok, jandarmalar iyi at nbiniyorlardı, ama cirit bilen yoktu aralarında. Mamaşın gençleri içakı gibi meydandaydılar.  Kimler çıkmamıştı ki? Yüzünde siyah beni ile Cemal Dede, Dakma Hüseyin, Lalaş Hüseyin, Unsavuran, Dimit Hasan, Ali Efendi gilin Ali Efendi, Kırdının Hasan Hüseyin. Dostluklar, çekemezlikler, gizli düşmanlıklar bir oyun örtüsü altında kurallı biçimde sergilenecekti. Oyunculardan seyircilere, damlar üzerinde uğrun uğrun oyunu izlemeye çalışan genç kızlara dek uzanan bir gerilim yaşanacaktı. Damlar üzerinde sözde iş görmeye çıkmış kızlar en renkli giysilerini giyinmişler, analarının “kız içeri gel, ele rezil etme bizi” uyarılarına kulak asmaksızın bekar gençlerin kaçamak bakışlarını bekliyorlardı. Bir erkek eli değmemiş tenler, gizli göz süzüşleri ile canlılık kazanır gibiydi. Yaşam akıyordu.
Dede sazını bitirdikten sonra davul zurna çalmaya başladı. Köyde konuk bulunan Ulaşlı Panoğ Ali zurnayı eline aldı.
Eni boyundan uzun bir adamdı Pa­noğ. Kısa boyluydu. Şişmam dedikçe şişmandı. Gözleri bozuk olduğu için çok kalın gözlükleri vardı. Gözlüklerin ardından gözleri küçücük gözükürdü. Ama zurna ustasıydı. Onun üstüne yörede zurna çalan bulun­mazdı. Hem çalıp, hem oynaması ile ünlüydü. Zurna çalarken oyuncularla birlikte oynardı. Şimdi ise zurna ile koca alanı inletecekti. Davulcusu da inadına davulu tokmaklayacaktı. Cirit oyununa eşlik edecek belli ezgiler vardı. Onlar çalınır­dı. Bunlar cengi harbi ya da Köroğlu havasıydı. Daha çok Köroğlu havası çalınırdı.
Sağ kolda yer alan Unsavuran atının üzerin­de heykel gibi duruyordu. Kısaca “Uncu” adı ile anılan Unsavuran, hevkeli­ği ile ünlüydü. Daha  on beş on altı yaşlarındayken en sapr yoldan un çuvalını köye getirmeye kalkmış, çu­valı bir derenin içine yuvarlamıştı. Koca dev çuvalı dereden çıkarma olanağı bulunmadığı için küçük seklemlerle köylü yola çıkarıp taşı­yabilmişti. O sırda unun havada savrulması ile Savağın Ço­lak, gerçek adı “İbrahim” olan bu gence “Un savuran” adını takmıştı. Öyle bir yapışmıştı ki bütün yaşam boyu İbrahim'i bu ad bırakmayacaktı.
Unsavuran, ilk çıkışı yaptı. Atı iyi bir yarış atıydı. Koca tarlayı boylu boyunca geçti, karşı öbeğe 20-30 m. yaklaştı. Dakma Hüseyin’in üzerine ciridini attı. Bu bir meydan oku­maydı. Dakma’ya karşı cirit atılır mıydı?
Dakma Hüseyin, öksüz büyümüş bir gençti. Bir evin bir çocuğuydu. Daha çocuk yaştayken anası ölmüş, başkalrının elinde büyümüş, yağız yüzlü son derece yakışıklı bir gençti. Sevimliliği, cana yakınlığı ile herkesi etkilerdi. Olağanüstü taklit yeteneği vardı. Girdiği topluluğu gülmekten kırar geçirirdi. Bu yüzden çevrede pek sevilirdi. Onun her şeyin en iyisini yaptığına inanılırdı. Sesi güzeldi, davul, zurna çalardı. Kış aylarında Kara Ali ile komşu köylerde düğün çalmaya giderdi. Komşu köylerden birinde bir defasında bir düğün töreninde davul çalarken, genç bir kız dakikalarca yüzüne bakmış, sonra kimseye aldırmadan şap diye yanağından öpmüştü. Yoğun kar altında köyden kaçmak zorunda kalmışlardı. Komşu köydeki bir ağa kızının gönlünü çaldığı, kızın aylarca bunalım yaşadığı çevrede anlatılırdı. Kızın çok istemesine karşın, yoksul bir Alevi gencine kızı vermemişlerdi.
Şimdi Lalaş Hüseyin, atıgan delikanlı Dakma Hüseyin’e meydan okuyor, ciriti onun üzerine fırlatıyordu. Dakma Hüseyin çöğeni ile çiriti dışarı fırlatıp atını doldurdu. Bindiği at sülün gbibi süzülüyordu. Dakma iyi biniciydi. Atın üzerine kapandı mı varlığı ile yokluğu belli olmayacak ölçüde yitip gidiyordu. Cin Abbas dede Dakma’nın atı sürüşüne hayran hayran baktı.
“Ula bu namussuz Dakma da ne güzel ata biniyor” diye yanındakiler övdü. Kendisini dinleyen gençler Cin Abbbas’ın sözlerine güldüler.
“Dakma iyi binicidir Abbas Emmi.”
Dakma Hüseyin, Lalaş  kaleye yaklaşmak üzereyken ciriti fırlattı. Ama cirit lalaş’ın üzerinde uçup gitti., ta uzaklarda kara saplandı.
Dakma Hüseyin’e karşı Cemal Dede atını mahmuzladı.
Cemal Dede, yeni bağlama ustalarındandı. Seydi Ali Kızıldeli Sultan ocağından gelirdi. Ocağın kökü Darıyeri köyündeydi. Dedeleri Darıyeri’nden gelmişlerdi Baba Şaban Dede saf kendi halinde yoksul bir köylüydü. Ne dedeliği ne de çiftçiliği doğru düzgün becerirdi Ama Cemal Dede, zeki becerikli, yetenekli bir gençti. Tüm taliplarin saygısını kazanmıştı. İyi bir cirit oyuncusuydu.
Cemal Dede Dakma Hüseyinı  önüne kattı kovalamaya başaldı. Dakma oyuna heyecan katmak için alanın dışına çıktı, atını sürüyor yarışmayı büyütüyordu.
Beri kaleden Ali Efendi atını sürdü. Karşı kaleden Dimit Hasan, onun ardında lalaş Hüseyin geniş ala girdi. Lalaş’ı gören Unsavuran atını mahmuzladı. Unsavuran’ın Lalaş’a gıcığı vardı. Nee dip edip onunla hesaplaşacak, bu sabah birkaç cirit bindirecekti.
Oyun hızlanmıştı. Kovalama başlamıştı. Atlar koşuyor, ciritler havada vızır vızır uçuyor, çöğenler ciritleri karşılı­yordu. İyi oyuncular büyük bir ustalıkla ciritleri savuşturuyor­lardı. Kovalayan atlı, yetiştiği yerde ciriti bindi­riyordu. Ye­tişemeyenler ciridi atıp kaçıyorlardı. Yaşlılar dört gözle oyunu izliyorlar, yorumlar yapıyorlardı. Kendi gençliklerini yaşar gibiydi­ler. Geçmişte oynanan ciritlerden öyküler anla­tıyorlardı.
Atına güvenen, iyi atı olan kaleye dönmü­yordu. Dakma Hüseyin’le Cemal Dede’nin atları almış başını gitmişti. Lalaş da onların ar­dına takılmıştı. Yine bir yığın oyuncu birbirini izliyordu. Ya­rış alanı bir anda cehennem meydanına dönmüştü. Herkes La­laş'ı iziliyordu.
Lalaş köyün ilginç gençlerinden biriydi. Hiçbirşeyi ciddiye almaz, yayvan ağızla konuşur, yanık Türküler söylerdi. Türkü söylemesi güzeldi, düğünlerde oyun oynaması güzeldi ama, cirit gibi beceri isteyen erkek işlerine yatkın değildi. . O bol bol türkü söyler, köyün içinde yayvan ağızla ka­dınlarla, kızlarla zevzeklik ederdi. Bu yüzden boşboğaz an­lamında “Lalaş” demişlerdi. Zaten bu Mamaş köyünde lakap­sız kimse yoktu. Yaklaşık tüm köylü gerçek adından çok laka­bıyla anılırdı.
Lalaş,  bir türlü kendi gerçeğini kabul etmez, yayvan ağzı ile delikanlılık taslamayı severdi. Böylesi meydan ciritlerinde yeri yoktu, ama bir türlü durmazdı.
Yaşlılar:
“Ulan, şu serseri Lalaş'ın ne işi var, şimdi biri bir cirit vu­rup gebertecek, diye endişe ediyorlardı.”
Cin Abbas:
“Ulan gidin şu serseri Lalaş'a söyleyin fazla açılmasın. Onun atı öyle düzlüğe açılacak cins­ten değil, diye haber yol­ladı
Düzlüğe açılacak, büyük kovalamacaya girecek atın ün salmış olması gerekirdi. Binicisi çevik olma­lıydı. Atına ci­rit vurdurmaması gerekirdi. Oysa Lalaş'ta bu yetenekler yoktuÇocuklar koşup geldiler.
“Abbas Emmi, Lalaş Emmi diyor ki “yaşlılar korkmasın, bana birşey olmaz, onlar karışmasın”.
Bu lafları duyunca Cin Abbas’ın cinleri başına toplandı:
“Aha babanın canına sıçayım diye başlayan okkalı bir küfür savurdu. Ar­dından, bırakın gebersin eşşek oğlu eşşek, dedi. Büyük küçük tüm izleyenler kahkaha ile gülüyorlardı. Cin Abbas sözünü sürdürüyordu. Yanındaki yaşlılara geçmişten örnekler veri­yordu. Tüm dinleyenlerin gözle­rinden yaşlar akıyordu. Ama o ciddiyetle anla­tıyord   
Her ciritçinin beş altı ciriti vardı. Ciritler özenle yapıl­mıştı. Ciritciler, ucu çengelli çöğenle atlarından inmeden cirit­lerini topluyorlar, atın böğündeki sadaklara yerleştiriyor­lardı.
Yeniden oyun başladı. Dakma atını sürdü. Atı iyi değildi. Ama atın üzerinde süzülüyordu. Karşı kaleye yaklaştı, ciriti sürdürdü. Cirit yıldırım gibi Cemâl Koçak'ın başının ucundan sıyrılıp geçit. Cemâl Koçak atını doldurdu. Elindeki ciriti tartıyor, iyiden iyiye hedefi göz­lüyordu. Ci­riti fırlattı. Ama kıyamamıştı. Yoksa Cemâl Koçak'ın ciritleri sekmezdi. Dakma'nın belinin ortasına yerleştirebilirdi. Cirit Dakma'­nın atına değecekti ki, Dakma çöğenle ciriti savuşturdu. Kan­gallı yeniden alana çıkmıştı. Cemâl Koçak'ı kovalıyordu. Yine düzlüğe açılmışlardı. Uncu da  bu yandan atını sürdü. Karşı yandan Kalburveranlı Gâzi  çıktı. Lalaş ortaya düştü. Ortalık yine ana baba günü olmuştu. Yine ciritler savruluyor, göz gözü görmüyordu. Kangallı Cemâl Koçak'a ciriti savurdu. Ama Cemâl Koçak atın üzenine kapanınca cirit boşlukta süzü­lüp gitti. Lalaş karşı saldırıya geçmişti. Kangallıyı ciritle­ye­cekti. Ancak Kalbulveranlı Gâzi  tam adamını bulduğuna karar verdi.
Bu, Gâzi  son derece neşeli bir adamdı. Düğünlerin gülüydü. Geldiği düğünlerde bin bir maskaralık yapar, bütün halkı kı­rıp geçirirdi. Yine bir soytarılık düşündüğü belliydi. Lalaş Kangallı'ya ciriti attıktan sonra, Gâzi  Laşal'ın ardına düştü. Gâzi atını yokuşa yukarı kestirmeden Lalaş'ın üstüne sürdü. Atı güçlüydü. Lalaş' a yaklaşır yaklaşmaz ciriti yerleştirdi. Laşaş kan ter içinde kaleye dönerken yerinde izliyen Yüzübenli sevindi:
“Aha babanın canına.. diye bastı küfürü. Gördün mü işte böyle eder elin uşağı!”
Çevredekiler gülmekten kırılıyorlardı. O yakınlardaki­ler Abbas Dedenin yanına toplan­mıştı. Tam bir eğlence ye­riydi. Abbas Dede kızıyor, köpürüyor, küfür ediyor, millet gü­lüyordu. ama kendisi son derece ciddi ciriti izliyordu. 
Lalaş yediği ciritin acısını çıkarmak için yeniden ortaya düştü. Kalbulveranlı Gâzi'nin peşindeydi. Gâzi  de inadına onu düzlüğe çeki­yordu. Cirit'i savurdu, ama cirit daha Gâzi'­nin yanına yaklaşmadan yere düştü. Kangallı ise Lalaş'ın ar­dına düştü. Lalaş'ın güç durumda kaldığını gören Unsavuran atını sürdü. Çöğenler ciritleri karşılıyor, takır takır sesler çı­kıyordu. Tarla toz duman içindeydi. İnadına bir yarış, inadı­na cirit, inadına bir oyundu. Gâzi ise inadına Lalaş'a ciritleri yerleştiriyor, ardından kahkahalarla gülüyordu. Tam anla­mıyla Lalaş'ı deliye çevirmişti. Uncu'nun kendisine vurduğu ciritlere aldırmıyordu bile. Onun işi Lalaş ileydi. Abbas Dede ise izlediği yerde deliye dönüyordu. Lalaş'a ver ediyordu kü­fürü.
“Ulan şu Gâzi'ye söylen dursun. öldürecek eşşek oğlu, eşşe­ği!” diyordu. Lalaş çılgına dönmüştü, perişandı. Cirit alanın­dan çekilmeye utanıyordu. Gazi'ye bir türlü gücü yetmiyordu. Kim Gâzi 'ye bir cirit vursa oh diyor “Amanın o Yezide vu­run!” diye bas bas bağırıyordu. Gâzi'nin hakarete, küfüre al­dırdığı yoktu. O istediğini başarmış, Lalaş'ı deliye çevirmiş­ti. Tam adamını bulmuştu.
Cemâl Koçak'ın attığı cirit Kangallı'nın atına değmişti. O güzelim at birden bire oyundan ür­ker, korkar olmuştu. Seyirci­ler Kangallı'ya ağız dolusu küfür ettiler:
“Vay hayvan vay, ata cirit vurdurdu. Daha o at koşar mı? dediler.
Gençler sordu:
“At korkar mı?
“Atı kollayacaksın. Atı canından çok koru­yacaksın, diye söze başladı Abbas Dede. Çöğen elinde ne güne duruyor? Kangallı yarış alanından çekilmeye utanıyor, atını yeni­den ortaya sürüyordu. Bu kez Uncu çıktı. Kangallı'ya ciriti vurduğu gibi attan düşürdü. Seyirciler zaten Kangallı'ya atını ko­rumadığı için kızgındı. Tümü alkışladı. Yalnız yaşlılar en­dişe ettiler:
“Aman bir şey olmasın!
Yok bir şey olmamıştı. Ayrıca sarhoş olduğu anlaşıldı. Ye­niden ata binmek istiyordu. Atın ardından koştu. Kuyruğundan tuttu. İzleyiciler bu kez at tekme vuracak diye korktu­lar. Ama yok, at olduğu yerde durdu. Zavallı ata yılgınlık çökmüştü. Cemâl Koçak ciriti kasıtlı biçimde ata vurmamıştı. Yoksa oyundan atılırdı.

Oyun 3,4 saattir sürüyordu. Bir dizi yaralanma kaza ol­muştu. Ama kavga çıkmamıştı. Artık atlar iyiden iyiye yo­rulmuştu. İzleyiciler oyunun bitmesi gerektiğini söyledi­ler. Oyuncular dostça ortada toplandı. Ayrılıyorlardı. Mamaşlı­lar Kalbulveranlı Gâzi'den Lalaş'ın boşboğazlığı için özür di­liyorlardı. Ama Gâzi  gülüp duruyordu. Umrunda bile değildi kendisine “Yezit” denmesi. Günün yiğidi Unsavuran'dı. Kan­gallıyı atından yuvar­lamıştı.

Oyunlarla Yaşayan Adam: Hilmi Atacan

Sivas’ta “Tiyatro“ denince ilk akla gelen adlardan biri Hilmi Atacan olurdu. Tiyatroya gönül verenlerin başında gelirdi. Bir dönemin, bir kuşağın ilk özgün örneğiydi.
İpek yolunun çekirdek kentlerinden olan Sivas, Cumhuriyetle birlikte önem kazanmıştı. Ülkenin kalbi, başkent Ankara’ya uzanan yolun üzerinde yer alıyordu. Çevre kentler arasında lise eğitimi veren tek merkez konumundaydı. Lise öğretmenleri dönemin adıbelli eğitimcileriydi. Lise müdürlüğünü Şair Ahmet Kutsi Tecer, müzik öğretmenliğini Muzaffer Bey (Sarısözen) yönetiyordu. Ülke Halk Evleri kurumu ile uygar insan ilişkilerini, yurttaşlık bilincini öğrenmeye hazırlanıyordu. Sivas Halk evi bu görevi yerine getiren kurumlar arasında yer alıyordu. 1931 yılının soğuk güz günlerinde Halk Aşıkları Bayramı düzenlemiş, etkinlik ülkede yankılanmıştı. Aşık Veysel’i bir ozan olarak ülkeye kazandıracak ekinin tohumları bu bayramda atılıyordu. Aşık Veysel o günlerde, şair değil, bağlama çalan bir aşıktı. Böyle biz düzenleme olmasaydı büyük olasılıkla Veysel, ünlü bir halk şairi değil, köyden köye gezip saz çalan bir aşık olarak kalacaktı.
Halkevleri, bir kuşağın olduğunca onun da yaşamına yön veren öğretmeni oldu.  Yaşamın oyunla başlayıp, oyunla bittiğini anlayan Halkevleri oyunun önemini kavrayan bir kurum olarak öğretici işlevini üslenmişti. Kendini yetiştirmeye çalışan genç adam, tiyatro denen oyunla karşılaşıp ona tutuldu. Dönemin olanakları içinde makyajlar yapıyor, dekorlar düzenliyor, oyunlarda roller üstleniyor, bütün yaşam bir daha kurtulamayacağı sahne tozunu içine sindiriyordu. O günlerde Cazım Beyden yönetmenlik öğrenmeye başladı. Derken, Türk Tiyatrosunun kurucularından Muhsin Ertuğrul Sivasa geldi. Atacan ondan öğrendiği yönetmenlik bilgileri ile deneyimlerini genişletti. Artık o bir yönetmendi ama yaşamını tiyatrodan kazanmak için değil, tiyatroyu sevdiği için bir yönetmen, bir tiyatro tutkunuydu. 1930’da tren yolu Sivas’a ulaşmış, Sivas’ta demir yollarına hizmet verecek altyapı kurumları oluşmaya başlamıştı. Atacan Demiryollarında bir memur olarak yaşamını kaznıyor, bunun yanında Halkevlerinde tiyatro ile ilgisini sürdürüyordu. Bir dizi oyunlar sahneye koyuyor, halk eğitimine katkıda bulunmaya çalışıyordu.
Bu yıllarda yaşadığı kimi olaylar Atacan için unutulur türden değildi. Yıllar sonra sıcak bir Antalya gününde öğretmen evinin çınar ağaçları ile kaplı koyu gölgesinde bu anılarını hazin gülümsemeler arasında anlatacaktı. Bunlardan biri daha sonraları sinema oyuncusu olarak adını duyuran Talat Gözbak’la ilgiliydi.
Talat Gözbak, gençlik yıllarında Atacan’ın Halk evlerinde sergilediği oyunlarda gözüken Sivaslı yakışıklı civan gibi bir oyuncuydu. Ele avuca sığmaz Talat o yıllarda hızlı solcu, hemen hiçbir şeye de inanmayan tanrıtanımaz asi bir gençti. Samsun Halkevinde oynanan bir oyun sonrasında Merzifonlu bir genç kızın kalbini çalmış, onunla birlikte olmuş, ardından onu bırakıp İstanbul’a kaçmıştı. Sivas’ta Demir yollarındaki işi, Halk evlerindeki tutkusu ile evi arasında dingin bir yaşam süren Atacan, arkadaşı Talat’ın yaşamını uzaktan izler olmuştu. Gözbak'ın adını kimileyin film afişlerinde görüyor, kimileyin Anadolu‘yu gezen tiyatro toplulukları arasında işitiyordu. Gözbak, ışıklı yaşam ortamında gün bulup gün yiyen, renkli bir yaşam süren bir adamdı artık, Gençlik günleri hiç bitmeyecekmiş sanıyor, anın tadını çıkarıyordu. Ve, zaman yılları, yıllar gençliği eritiyor, Gözbak yaşlanıp gözden düşüyor, sinemada sahnede adı unutuluyordu. Yetmişli yılların sonlarında Gözbak Kıbrıs’ta ülkücü hareketin içinde yer aldığı duyuldu. İleri solculuktan ülkücülüğe geçmişti. 1985 yılında soluğu yeniden eski geçmişinde arayıp Hilmi Atacan’la buluştu. Bir belgesel film projesi düşüncesi ile gelmişti Atacan’ın yanına Birlikte Ata’nın Samsun’da Anadolu’ya ayak basışından Ankara’ya ulaşıncaya kadarki yaşamını konu edinen yarı belgesel bir çalışma gerçekleştireceklerdi. Film TRT’nin desteği ile çekilecekti. İki eski arkadaş, projeyi gerçekleştirmek üzere kolları sıvamışlar, ön hazırlıklara başlamışlardı. Amasya’da bir otelde gecelerken, Talat Gözbak, yatağa uzanmış gözlerini tavana dikli bir şeyler mırıldanarak uyumaya hazırlanıyordu. Atacan, Gözbakı’ın neler mırıldandığına kulak verdiğinde onun Arapça dualar okuduğunu gördü.
“Aman Tanrım, zaman neler gösteriyor“ diye düşündü Atacan. Bir zamanların ele avuca sığmaz, Tanrıtanımaz Talat’ı dine sığınıyordu, Tanrıya bağışlanma duaları ediyordu!
İkinci bir anısı da ilginçti. Cumhuriyetin okuryazar yetiştirmek için okuma bilen askerde çavuş rütbesi almış kişileri köylere eğitmen olarak yetiştirme savaşı verdiği o günlerde kimi solcu aydınlar (ne kadar aydınlarsa!) Atatürk devrimlerini yetersiz buluyor, aşırı sol devrimlerle ülkeyi kalkındırmanın düşlerini görüyorlardı. Bu sihirli formülün bir dokunuşu ile ülkenin kalkınacağını sanıyorlardı. Bunlardan biri de İsmet Paşa İlkokulu Müdürü Ruşen Zeki idi. Komünizm suçundan on yıl tutukluluk cezası almış, bir süre yattıktan sonra bırakılmıştı. İşsiz güçsüz Ruşen Zeki, Halifelik’te izbe bir evde yarı aç yaşamını sürdürüyordu. Hilmi Bey bir gün ona etli ekmek götürerek bir ziyafet çekti. Ve sonra bir gün Ruşen Zeki, bu açık hapishane yaşamından sıkılıp Sivas’tan ayrılmaya karar verdi. Hilmi Bey, onu bir kamyonun üstünde bilinmez bir geleceğe yolcu ederken adamın aptalca iyi niyetine, duru saflığına ağlar gibi gülümsüyordu.
1939 yılında Hilmi Bey, Halkevi tiyatrosunda Tırtıllar oyununu sahneye koydu. Oyunun bir sahnesinde imam rakı içip sarhoş oluyordu. Oyunun sahnelendiği günün ertesi Erzincan depremi oldu. Oyunu seyreden kimi yobazların kışkırtması ile halkın Halkevi binasını taşlaması Hilmi Atacan’ın belleğine kazınmış unutulmaz anılardandı.
Hilmi Atacan böylesine güzel anılarla dolu alçakgönüllü bir cumhuriyet eri, Atatürk devrimcisiydi. Son yıllarını Antalya’da geçirdi. Meltem mahallesinde yapımı on sekiz yıl süren çimenler içine kurulu bağımsız  kooperatif evinde dingin son günlerini sürdürüyordu. Arada bir yavaş adımlarla Konyaaltı caddesinde yürüdüğünü görüyor, rahatsız etmemek için selam vermeden sessizce yanından geçiyordum. Şimdilerde o caddede yürüdüğümde gözlerim onu arıyor, öldüğünü anımsıyorum. Devrim ağacından düşen bir yaprağın hüzünlü eksiğini duyuyorum.



25 Kasım 2017 Cumartesi

Söğüdün Gölgesinde 9


Çağrışımlar
Güher ana sabah erken, yorganına sarınmış titreyerek duruyordu. Bir süre karşısında yer yatağında uyuyan gelinine baktı. Biraz ileride elle yapılmış tahta beşikte bir yaşındaki torunu uyuyordu. Gelinini uyandırıp durumunu söylese miydi? Torun da uyanır diye kuşku duyuyordu. Bebeği uyandırmak istemiyordu. Ama üşümenin şiddetine dayanamıyordu. Gelinine seslendi:
“Leyla, kalk çok üşüyorum. Bana bir şey oldu”
Yün yatağın içinden başını kaldıran gelin, garip bakışlarla kaynanasına baktı.
“Ne üşümesi ana? İçerisi sımsıcak. Yün yatağın içindesin.”
“Biliyorum, sımsıcak, ama üşüyorum işte.”
Gerçekten dişleri dişlerine vuruyordu.
Gelin duvarın içine yapılmış ocağa iki loca tezek attı. Külleri karıştırıp tutuşmasını sağladı. Tezekler çıra gibi tutuşup yanmaya başladı. Biraz duman içeriyi sardı. Buna alışıklardı. Ocağın üzerinde sürekli tüten dumanda kalan kara bir iz vardı. Üç kişilik ailenin bütün yaşamı burada dönüyordu. Evin erkeği birkaç ay önce askere alınmıştı. Odanın bir kıyısında kışlık yiyecek torbaları duruyordu. Kerpiç duvarlar soğuğa ve sıcağa karşı korunaklıydı.
Toprak oda iyice ısındı. Güher Ana yün yatağa sarınmış oturuyor, küçük pencereden dışarıda yağan kara bakıyordu. Küçük bir ışıklık durumundaki pencere hayvan karın zarı ile kaplıydı.
Karın yağışı karın zarı ile kaplı pencereden pek belli olmuyordu. Dışarıda korkunç bir kar vardı. Tipi alabildiğine yağıyor, göz gözü görmüyordu.
Güher ananın dişleri zangırdadı. İçindeki düğümlenen söz yumağını gizleyemez oldu. İçi yanarak gelinine sordu.
“Bu karda kışta Ali’m ne yapıyordur şimdi?”
Gelin, derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilmez biçimde gözünü ykapayıp açtı. Kayın anasının ne soracağı soruyu biliyordu. Ama ne yanıt vereceğini bilmiyordu. Bir an durd.
“Ne bileyim, umarım kapalı bir yerdedir. Elbet onu düşünen büyükleri bir çaresine bakarlar. Bu karda kışta sefere sürecek değiller ya!”
Güher Ana kendini tutamaz oldu. Gözlerinden yaşlar damlamaya başladı. Güçlükle konuşarak anlatmaya girişti.
“Bu gece düşümde ne gördüm biliyor musun? Ali’im toz duman esen karda yürüyor, üşüyordu. Çok üşüyordu. İşte o zaman beni de bir titreme aldı. Bir ana çocuğunun yaşandığını duyar biliyor musun? Sen de duyarsın. Hele ilerde Zehra’nın başına bir şey gelmeye görsün. Uzakta olsa da duyarsın. Böyle bir duygu analık duygusu.”
Gözlerinde art arda gelen yaşlan arasında konuşması belirisizleşti. Konuşup konuşmadığı anşılmaz oldu. Sürekli gelinine oğlundan söz etmekten yorgundu.Gelinini rahatsız ettiğini biliyordu. Genç adının da bir suçu yoktu. Daha iki yıllık evliyken kocasını askere almışlardı. Seferberlik dene insan yeten canavar başlamıştı. Köyde genç ve orta kuşaktan kimse kalmamıştı. Ali de orta kuşaktandı. Yaşı otuzlardaydı. Daha önce askerliğini yapmıştı, ama seferberlik çıkınca yeniden askere alınmıştı. Güher Ana bu acımasız şanssızlığın bunalımını yaşıyordu. Oğlu askerlik yüzünden zaten geç evlnmişti. Tek kızı bir yaşına gelmişti. Düzen kurup yaşayacağı günlerde yeniden evini evini ocağını bırakıp gitmişti.
Gelin kaynanasına dikkatle baktı.
“Bir çorba yapsam iyi gelir ana. Bence senin üşümen korkudan yoksa oda sızcak. Yün yatak da öyle.”
Güher ana başı ile onayladı söylenenleri. Yün yorganı üzerinden atıp kalmaya çalıştığını gören gelini kuşku ile sordu:
“Nereye ana hani üşüyordun?”
“Üşümemin hiç bir şey. Gidip Ali Efendigilin eşiğe dua edeceğim. Ali’e yardımcı olsun çağırdığımız yer.”
“Peki” diye onayladı gelin Leyla.
Güher ana üzerine kendi eliyle ördüğü yün kazağı giydi. Kıyıda duran çarıkları sıkıca ayağna geçirip bağlarını sıkı sıkıya bağladı dışarı çıktı. Kar savruarak yağıyor, göz gözü görmüyordu. Ali’yi yeniden askere almışlar, Erzurum taraflarına doğru sefere götürmüşlerdi. Erzurum kışlarının yaman olduğu söyleniyordu. Güher Ananın yaşadığı köyün kışı onun yanında hiçti. O soğukta ne yapıyordu biricik oğlu? Üstünde kalın bir şeyler var mıydı? Kara kışa nasıl dayanırdı?
Kara bata çıka birkaç evin kapsını geçti. Gece boyu kar tepeleme yağmıştı. Kapıların önü karla doluydu. Henüz dışarı çıkan olmadığı belli oluyordu. Sabahın erken saatleriydi. Kangal köpekleri avlularda kıvrılmış yatıyorlardı. Köyde hemen herkes uyuyordu. Bir iki horz sesi, ahırlarda hayvanların derinden gelen homurtularından başka bir şey duyulmuyordu. Dudağında bir takım mırıltılar sürüyordu. Arapça bir şey bildiği yoktu. Bunun eksiğini de duymuyordu. Ali Efendilerin kanatlı kapı kapalıydı. Henüz kimse yanmamıştı. Kapı eşiğine eğilip niyaz etti. Doğruldu, ellerini açtı, yakarmaya başladı.
“Ey kurban olduğum Hz Hüseyin, ey mübarek ocak, Ali’me yardım et. Onu sakla bekle. O benim tek çocuğum. Başka yok. Sakla bekle, onu bana geri getir.”
Tüm sözler bir birini andırıyordu. Tümünde aynı dilek yankılanıyordu. Kutsal eşik, erenler evliyalar, oğlunu sağ esen kendisine ulaştırmalıydı. Oğlu zaten daha önce kaç yıl askerliğini yapmış, sırasını savmıştı. Ey büyük Tanrı hiç mi acıman yoktu Güher Ana’ya? Yıllardır bitip tükenmeyen seferberliklerde kaç oğlunu almıştı. Tek çocuğunu ona bağışlayamaz mıydı?
Dileği, duası bitince yeniden eşiği öpüp eve döndü. O artık Tanrıya söyleyeceği son sözü söylemiş, yakaracağı ölçüde yakarmıştı. Bundan sonrası çağırdığı yerin sorunuydu.
Titremsi ürpermesi de geçmişti. Genç gelin odanın içindeki kara ocakta çorba kaynatıyordu. Kışı çıkarmak unu bulguru özenle kullanıyordu. Zemheri ayına girilmemişti. Kışı başları sayılırdı. Soğuk karlı sabahlar birbirini izliyordu. Kış için hazırlanan çuvallar eridikçe eriyordu.
Henüz savaşın başlangıcıydı. Ne zaman biteceğini kimse bilmiyordu. Evdeki un bulgurla yaza çıkılacaktı ama yazın ne yapılacaktı?
Kıt kanaat yiyip içerek Güher ana üç kişilik aileyi bahara çıkarmayı başardı. Baharla birlikte doğa yeşerdi. Yoncalarda çayırlarda mantarlar çıkıyor su kıyılarında madımaklar yeşeriyordu. Bir kazan yeşilliğe bir avuç bulgur atarak kazanlar kaynıyor, köylü sabırla direnip yokluğu aşmaya çalışıyordu.
Karların erimesi ile köyün ilçeye ulaşım yolu açıldı. Askerlerden mektuplar, devlet kapısından haberler ulaşmaya başladı. Dört beş aydır dış dünyadan tümüyle kopuk köyde uğursuz haberler dolaşmaya başladı. Söylenenlere göre Doğu yönüne giden askerlerin tümü karda donup ölmüştü. Dedikodu önce sessizce söylendi. Doğuya giden askerlerin yakınına duyrulmamaya çalışıldı, ama haber kısa sürede herkese yayıldı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Kimi yaşlı analar dualar ederek oğlunun başına bir şey gelmemiş olmasını diliyor, ağlıyorlardı. Kimsenin kesin bir şey bildiği yoktu.
Çok geçmeden köye künyeler geldiği haberi ulaştı. Giden askerlerin ölüm bildirimleriydi bunlar. Yüzlerde hüzün ve gerilim bir yaşlı ana babalar, genç bacılar garip duygular içinde korkunç ateşin kendi yüreklerine düşmemesini diliyorlardı. Jandarma komutanı çavuş doğuda yaşanan olayları sakin bir dille anlatmaya girişti.
Gözü yaşlı beli bükük Güher ana elindeki sopaya dayanarak muhtar Cuma çavuşun elinde oldu. asker yakınları eli yüreğinde muhtarın evinde toplanıyor, yakınları üzerine bilgi alıyorlardı
Köyde yayılan dedikoduların doğruluğu anlaşılıyordu. Kahraman askerimiz karda Ruslarla savaşmış, çok kayıp vermişti. Tümü şehit olmuştu. Doğuya giden askerlerin adlarını okuyarak künyelerini dağıtmaya başladı. Köyden gbu cepheye gidenlerin tümünün künyesi ana babasına dağıtıldı. Sokakları ağıt, figan sardı. Köyü bir yas aldı.
Güher Ana kendi oğlunu sordu.
“Ali’mden bir haber var mı?
Komutan yalnız kendine ulaşan bilgileri iletiyordu Ali konusunda bir bilgi bulunmuyordu. Ölü mü, sağ mı belli değildi.
Güher Ana sevindi, ama rahatlayamadı. Çelişkili bir duygu yaşıyordu. Künyenin gelmemesi mutluluktu. Yaşam belirtisiydi, ama neredeydi, ne durumdaydı, aç mı, susuz mu, yaralı mıydı?
Komşular Ali’nin de öldüğü yargısına vardı. Uzun süre askerlik yapmış gaziler deneyimlerine dayanarak olayı değerlendiriyor, böylesine karda kışta bir savaştan sağ çıkılamayacağı yargısına varıyorlardı. Bir ağaç dibinde, bir kaya koyuğunda ölmüştü. Yemen gazileri kayıp askerlerin neden bulunamadığı üzerine ilginç anılar anlatıyorlar, Ali’nin de bu tür bir kayıplardan biri olduğunu söylüyorlardı.
Ne var ki, ortada acı bir durum vardı. Yas yeri ziyaretine gitseler gidemiyorlar, bilmezden gelseler edemiyorlardı. İçlerinden yalnız kalmış bir şehit anası duygusu içinde az çok yardımcı olmaya çalışıyorlar, güç durumlarda işlerine el atıp geçiştiriyorlardı.
Ama Güher Ananın içinde garip bir ferahlık vardı. Acıklı türküler söyleyip işe güce koşarken, oğlunun esenliği için dualar ediyor, torunu Zöhre ile oynuyor, torununa “bir gün eden gelecek” diye kendi kendini teselli ediyordu.
Ve yaşam sürüyordu. Soyunu sürdürme çabası en zor koşullarda, en acımasız ortamda ayakta kalmayı gerektiriyordu. Elinden iş gelmeyecek ölçüde güçsüz erkekler ve kadınlar yaşamak için doymak için üretmek zorundaydı, ama nasıl?
Tarlalar ekilmez, çayırlar biçilmez olmuş, açlık ortalığı sarmıştı.
Köyün yakınında geçen kara yolunda o güne değin görülmemiş demir araçlar içlerinde kızıl suratlı, sarı saçlı adamlarla yel gibi uçarak geçiyorlardı. Cadde diye adlandırılan Halep’e, Bağdat’a, Hac’a doğru uzanan yoldan geçen bu garip araçları görenler korkulu gözlerle gördüklerini anlatıyorlardı.
Köye arada bir jandarmalar geliyor, “askere erzak taşınacak. Kimin ne kadar bineği varsa yola düşecek diye buyrumda bulunuyorlar, yaşlı, çocuk, kadı kız kim varsa yola vuruyorlardı. Güher Ananın ne bi binek havanı, ne de sırtında yük taşıyacak gücü vardı. Gelini Leyla  ise emziklikte bebeği olduğu için  bu görevden uzak tutuluyordu.
Açlığa bakımsızlığa dayanamayan hayvanlar ölüyor, etleri kapılıp yeniyordu. Kimsenin kimseye acıdığı, üzüldüğü yoktu. Herkes başı gailesinde gününü akşam etmeye çalışıyordu. Anlarda acılar, anlarda gülünç olaylar yaşanıyordu. Yaşam anlarda vardı.
Güher Ana aksayan adımlarla arada bir Muhtar Cuma Çavuş’a uğruyor oğlundan bir mektup, bir bilgi olup olmadığını soruyordu. Yine bir umut diyerek muhtarın evine gittiğinde muhtarın evinde jandarmalarla karşılaştı. Oğlum Aliden bir haber var mı diye sordu. Jandarmalar ne biliyorlardı ki ne söylesinler?
Jandarmalar başka bir sorun nedeniyle gelmişlerdi. Cepheye iaşe taşınacaktı. Dizi tu­­tanlar Kangal'a toplanı­yordu. Kişi başına bir öl­çek, bir mucur yükleniyordu. Bu yük Divriği'ye iletilecekti. Ayaklar çarık, şalvar içinde kadın­lar yükleniyordu yükü. Karı yara­rak ilerliyordu topluluk. Kadınlar üst üste uyuyorlar, birbirinin sıcağı ile ısınmak, canlı kalmak istiyorlardı. Bir savanın üzerinde on, on iki ka­dın uyuyordu. Yol üstünde ölü hayvan leşleri ne bulurlarsa közleyip yiyorlardı. Tuz, ekmek bulmak olanaksızdı. Tuzsuz cıvık herle yapıp yemek bir mutluluk oluyordu. Açlarından köpük kusuyorlardı. Güher Ana yaşananları duyuyor, umursamaz dinliyordu. O ne acılar yaşamamaıştı ki?
Jandarmalar ayran ,çerek bekliyorlardı.  Bineği olanlar Divriği'ye iaşe taşıyacaklardı. Muhtar, tek öküzü olan Gök Veli'ye gelip dam­dan bağırdı.
“Hazır ol Veli Ağa sen de iaşe taşıyacaksın!”
Boncuk gözlü olduğu için köyde Gök Veli” diye anılan Veli ağa umursamaz biçimde karşılık verdi:
“Olur Muhtar sen var, ben öküzü alır, hemen gelirim.”
Muhtarın uzaklaşmasına kal­madı ki, Gök Veli ahırda kalan tek öküzü kapnın önüne çıkardı, bıçağı çaldı. Karısı şaşırmış bağırıyor, öküzün kesilmesine engel olmak istiyordu:
“Dur, herif, kudurdun mu? Ne yapıyorsun?”
Gök Veli, öküzü kesmeyi sürdürüken karşılık verdi:
“Kız avrat, sen karışma, bu öküz ölecek, yanı sıra ben de öleceğim, bırak da şunun etini yiyelim!”
Gök Veli’nin geciktiğini gören muhtar, yeniden damda belirdi.
“Haydi Veli Ağa, öküz hazır mı?”
Gök Veli, kızgın biçimde söylend
“Ula Muhtar, aha ben öküzü kestim. Bu yaştan sonra ne silah taşırım ne de yiyecek, Yiğitsen sen de öküzünü kes.”Ardından dağları eşkıya­lar sardı. Asker kaçaklarının kimileri eşkıyaya dönüştü. Eşkıyalar köyleri basıyorlar, ne bulurlarsa alıp gidiyor­lardı. Kimse kimseye acımıyordu. Eşkıyalar da bölümlere ayrılmıştı.
İkide bir köyde bir haber yayılıyordu.
"Eşkıya basacak!"
Kadınlar köyü bıra­kıp dere kıyılarına, mağaralara gizleniyorlar, gizli sığınaklar arıyorlardı. Özellikle akşam üzeri yayılan korkutucu haber dalgası genç kadınları deliye çeviriyordu. Ama karanlık bastıktan sonra nerden sızacağı belli olmayan bu vahşete karşı savunma olanağı kalmıyordu.
Yine böyle korkulu bir söylentinin ardından kadınlar dağa kaçıp dere koyaklarına saklanmışlardı. Sürekli yayılan dedikodulardan yorulan Çeldir lakabıyla anılan Ayşe Metin uyuya kalmış, eşkıyalar köyü bastıklarında eşkıyaların eline düşmüştü. Eşkıyalar, yiyecek içecek ne varsa almışlar, ardından ziynet, para, takı türünden eşyaları vermesini istemişlerdi. Ayşe Karının nesi vardı ki, nesini versin? Ne Ayşe kadında verecek değerli bir eşya, ne de eşkıyada insaf acıma vardı. Bir şeyler sızdırmak için iyice dövmüşler, çenesini kırmışlardı. Kadın bütün yaşam boyu kırık çene ile yaşamak zorunda kalacaktı.
Günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara ulanarak sürüyordu. Yaşam, doğayı olduğu gibi olan ortamda yaşamaktan başka bir şey değildi. Bir bitki, bir hayvan bir böceğin yaşamı gibi. Ne varsa onunla yetinerek yaşamak gerekiyordu.
Günler günlere, ayalar aylara, yıllar yıllara ulanarak zaman akıyor, zor koşullarda da yaşam sürüyordu.
Bir gün “seferberlik bitmiş” müjdesi yayıldı. Askere gidenlerin dönüşü başladı. Her asker topluca sevinç gösterisi ile karşılanıyor, bağırlara basılıyordu. Günaşırı köye bir savaş gazisi dönüyor, ocağına kavuşuyor, çifte çubuğa sarılıyordu. Köy yeniden canlanıyor, insanlar seviniyordu.
Ali’den haber alınmayalı yedi yıl olmuş, bütün umutlar kesilmişti. Yine de Güher Ana sabırla oğlunu bekliyor, bir an önce dönmesi için yolların açılmasa dualar ediyordu. Dul gelin Leyla’nın ise dayanma gücü kalmamıştı. O yıllar önceden eşinden umut kesmişti. Askerden dönelerden biriyle evlendi. Ali’nin evine malına mülküne sahiplenecek kimse de olmadığı için yeni eşini de kendi evine alıp yaşamaya başladı.
Güher ana bir anda kendi evinde sığınç durumuna düşmüştü. Tarlayı, toprağı işleyecek gücü yoktu. Gelin ile yeni kocasının eline bakıyordu. Bir türlü gelininin başkası ile evlenmesine katlanamıyor, kargışlar yağdırıyordu.
“Bu gelin bu gelin, Ali’min evine koca getirdi. Ali’min üstüne evlendi”
Sessiz çığlığa dönüşmüştü adeta. Duvar diplerine oturuyor, kendi kendine yanık türküler mırıldanıyor, ağlıyor, gelinine yazgısına kargışlar veriyor, kendi kendini teselli ediyordu.
“Ali’m gelecek.”
Komşular, haline acıyıp gerçeği kabullenmesi için kaıl veriyordu:
“Ali askere gideli bunca yıl oldu. Herkes döndü bak. Sağ olsa şimdiye dönerdi. Gelini boşa suçlama. Genç kadın ne yapsın? Ali gideli yedi yıl oldu. Daha kaç yıl bekleyecek. “Kız anam, suçlama gelinini yıllar oldu bir haber ucar gelmedi, Ali’nin şimdi kemiği sümüğü çürümüştür” diye yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Ne var ki Güher Ana’yı inandırmak imkansızdı. Giderek gözleri de görmez olmuş, adı Kör Güher diye anılmaya başlamıştı. Ağlaya ağlaya gözlerini kör ettiği söyleniyor, Tanrıya isyan etmemesi gerektiği, başına gelenlerin Tanrı’ya isyan yüzünden olduğu anlatılıyordu.
Kör Güher sürekli diretiyordu:
“Ali’m ölmedi. Ali’m uca, sapa bir yere düştü, bakın ben öleceğim, siz kalacaksınız. Bir gün Ali’m gelecek. Bu Leyli, Ali’min evine koca getirdi” türünden sözlerle gelinini kınıyordu.
Dinleyenler, zavallı ananın olamayacak olaya inanmasına, kendini kandırmasına acıyorlar, seferberlikten dönmeyenler üzerine örnekler verip, umut kesmesini öğütlüyorlardı. Ne var ki, yaşlı ananın gözlerinde yaşlar süzülüyor, “Ali’m yaşıyor, Ali’m yaşıyor” diye diretiyordu.
Günün birinde yaşlı Güher Karı öldü. Gelini de yeni eşinden doğan çocuğu ile Ali’nin evinde yaşamını sürdürmeye koyuldu. Savaş sonrasının yaraları sarılmaya çalışılıyor, köylü dirlik düzen kurmak için yarışıyor, doğal yaşam olağan akışında sürüyordu. Tarlalar kara sabanla sürülüyor, ekinler elle biçiliyor, kağnılarla taşınıyor, harmanlarda çakmak taşlı dövenlerle sürüyor, yabalarla savruluyor, kışlık yiyecekler çuvallarda korunuyordu. Ardıç ağaçlarından yapılmış toprak damlar, kerpiç duvarlar, küçük pencereli odalar, büyük baş hayvanların kışladığı ahırlar, küçükbaş hayvanların korunduğu ağıllar insanoğlunun yaşam olanaklarının uzamlarıydı. Yüzlerce yıldır hiçbir hizmet verilmeyen topraklarda insanlar soylarını sürdürebilmek için her tür sıkıntıya dayanıyor, doğaya karşı direnme savaşı veriyorlardı. Savaşlar bitmiş, toplumsal sağalma dönemi başlamıştı.
Savaşlar, yaşanan açlıklar, çekilen sıkıntılar duvar dibi sohbetlerinde konu oluyor, o olayları yaşamamış yeni kuşağa anlatılıyordu. Kimler askere gitmiş, kimler ne olaylar yaşamış, kimler ölmüş, kimler kalmıştı.
Bir sabah Kör Güher’in ölüm haberi köye yayıldı. Yaşı iyice ilerlemiş olduğu için pek üzülen olmadı. Hatta ele avuca düşmeden öldüğü için sevinenler de oldu. Kimileri “Kurtuldu, zavallı çok acı çekiyordu. Şimdi Ali’sine kavuşmuş mutlu olmuştur” diye söylendi. En çok rahatlayan gelini Leyla oldu. İnsan yükü ağırdı. İşten güçten düşmüş, çenesi düşük bir koca karıdan kurtulmuştu. Ali’den kalan eve tümüyle yayılıp gelecek günlere açılacaktı. Bu arada yeni evliğinden bir olu olmuştu.

1927 yılının bir bahar gününde, çobanlar koyunları otlatırken köyün kuzeyine düşen Kurtkulağı tepesinde bir yolcu belirdi. Koyunlarını yayan çobana yolcunun yüzü az çok tanıdık geliyordu, ama tanıyamamıştı. Çoban, selamlaşmanın ardından, kim olduğunu, nere gittiğini sordu. Yolcu Mamaşlı Tokuş Ali olduğunu söyledi.
Yıllar önce öldü sanılan Tokuş Ali köye dönüyordu. Üzerinde lacivert bir takım giysi, başında değişik bir şapka vardı. Geçen zaman diliminde daha olgun bir görüntü almıştı. Buğdaysı yüzü parlıyordu. Yolcu birkaç tümce ile yıllarlık zaman boşluğunu doldurma gereğini duydu:
Tokuş Ali, 1915’te Sarıkamış’ta Ruslara tutsak düşmüş, on iki yıl Dağıstan’da bir Rus köyünde yaşamış, evlenmiş, iki oğlu olmuştu. Sonra köyüne dönmesine izin verilmiş, eşini iki oğlunu bırakmış, özlemine dayanamadığı Kangal’ın Mamaş köyünün yolunu tutmuştu.
Köydeki evinde eşi, başka biri ile yaşıyordu. Askere giderken gebe olan eşi doğurmuş, ondan bir kızı olmuştu. Öz kızı Hatice 12 yaşında buğday benizli dal gibi bir kızdı. Kızının öz adı unutulmuş, “mınnış, mınnış” diye sevilirken, Mınnoğ lakabıyla anılır olmuştu.
Eve vardığında bir yıkım olacaktı. Çoban, Tokuş Ali’yi lafa tutarken, yamağı ile köye bir haber ulaştırdı:
Tokuş Ali giyinmiş kuşanmış pırıl pırıldı. Rusya yılları adeta yaramıştı.
Tokuş Ali, özlem içinde kıvranıyor, bir an önce köye ulaşmak istiyordu. Çobanla ayaküstü söyleşinin ardından yola koyuldu. Öylesine hızlı yürüyordu ki, önü sıra koşan çoban yamağına yetişecekti. Ama yamak ondan önce köye girmeyi başardı. Bir anda haber bütün köye yayıldı. Tokuş Ali askerden dönüyordu!
Eşi Leyla’ya –köyde Leyli diye çağrılıyordu- haber, köyün üzerindeki Kaşlık düzlüğünde davar sağarken ulaştı. Bu sırada eyli, ikinci evliliğinden ilk çocuğu ile Tokuş Ali’nin evinde yaşıyordu.
Leyli, eve de haber iletti,
“İsmail’in beşiğini alıp Osman’ın evine götürsünler.”
Osman hemen yakındaki komşusu oluyordu. Bebeğin bir an önce evden uzaklaşması gerekiyordu. Kendisi de hemen süt sağma işini yarıda kesip eve koştu.
İsmail ikinci evliliğinden doğan altı aylık bebekti, beşikte uyuyordu. Yıllar sonra köye dönen Tokuş Ali’yi adeta bir yıkım bekliyordu. Yaşananlar kendisine nasıl anlatılacaktı?
Bahçesindeki top söğüdün gölgesinde günün tadını çıkaran Kurt Veli dedeye olanlar anlatıldı. Kurt Veli, Şah İbrahim ocağı soyundan delen bir dede çocuğuydu. Beş yıl önce Batı Cephasinden dönmüştü. Tokuş Ali’den on yaş küçüktü. Ama dede olduğu için Tokuş Ali Kurt Veliyi çok sever ve sayardı. Kurt Veli, Kaşlık düzlüğünden yaşağı doğru inen Tokuş Ali’yi yanına çağıdı:
“Ali, Ali buraya gel. Sana anlatacaklarım var. Birlikte gideriz senin eve.”
Tokuş Ali yılların ardından ne gibi olaylarla karşılaşacağını bilecek ölçüde zekiydi. İkiletmeksizin Kurt Veli’nin yanına geldi. Sarılıp kucaklaştıktan sonra cebeinden çıkardığı Rus sigarasını uzattı.
Tokuş Ali köyde bomboş evi ile karşılaştı. 12 yaşına gelen Kızı Hatice, boş gözlerle kendine bakıyordu. Komşular çevresine toplandı. Olanları yalın sözlerle özetlemeye çalışıyorlardı. Babası, çoktan ölüp gitmişti, Son dileği Ali’sini kucaklamak olan anası Kör Güher de şu yakınlarda ölmüştü. Yıllardır kendisin de haber ucar gelmeyince, karısı Leyi, Numan’la evlenmişti. Kader oyunu karşısında, kimsenin kimseyi suçlayacak durumu yoktu.
Tokuş Ali’ye gelince: Dal gibi genç olarak gitmiş, orta yaşlı bir olarak dönmüştü. Ardan on iki yıl zaman geçmişti. O ne yapmıştı? Asıl merak edilen konu buydu.
Tokuş Ali yılların boşluğunu birkaç sözlük öykü ile doldurdu: Ruslara esir düşmüş, esirlik döneminden sonra Rusya’da bir Rus köyünde yaşamıştı. Bir Rus kızı ile evlenmiş, iki oğlu doğmuş, eşinin ölümü sonrasında, ülkesine dönmesine izin çıkmış, o da dönüp gelmişti.
Kurt Veli ile birlikte içeri girdiklerinde toprak damlı boş ev sıcağı soğumamış ölü gibi öylece duruyordu. Bir ev için gerekli herşey yerli yerinde duruyor, ama içeri bomboş bulunuyordu. Avlunun çatısını tutan ardıç ortadirek koyu kahverengi görünüşü ile yerli yerindeydi. Karşıda duran tandır ocağının dumanı yeni sönmüş gibiydi. Sabah erken saatlerde tandırda ekmek pişirilmiş olmalıydı. Ocağın yanındaki duvarda un eleği asılı duruyordu. İçerisi insan kokuyordu. Hem yaşıyor, hem de ölmüş gibi bir durum yaşanıyordu. Kurt Veli, hüzünlü gözlerle içeriye bakan Tokuş Ali’ye baktı. Ne söyleyeceğini bilemez durumda ağzından gelişigüzel sözler kendiliğinden dökülür gibi oldu:
“İnsanın nefesi evin direğidir. Leyli, evi korudu. Yoksa şimdi on iki yılda yıkılır peğ olurdu. Kadının bir suçu yok Ali.” Dedi. Sonra ekledi “Bu yazgı Ali”
Neydi yazgı olan? İnsanın istenci ile yönlendiremediği, gücünün erişmediği bir güç. Yaklaşık her ocağın öyküsü birbirini andırıyordu. Yıllardır bitip tükenmeyen savaşlar, köyü eritip bitiriyordu. Anlatmakla bitmeyecek olaylar zamanla unutuluyordu.


Söğüdün Gölgesinde 8

8.
“Taş Dönmez” Türküsüne Özlem

Kurtuluş savaşının utku ile bitimi ile askerden köye dönenen gaziler bir bir karşılanırdı. Giderken dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir anlamda pek dönme olasılığı da olmayan hüzünlü uğurlamaların yerini dönüşte sevgi ve coşku alırdı. 1922 Yılının o mutlu güzünde bir bir köyün gençleri karşılanıyor, şenlik düzenleniyordu. Durumu iyi anabalar kurban kesiyorlardı. Yaşı yirminin üzerinde ne kadar genç varsa yıllardır savaşıyorlardı. Seferberlik denen ölüm makinası gençleri kıyıp bitiriyordu. Yıllarca Yemen, köyün gençlerini yiyip bitirmişti. Ardından da Seferberlik kalanları eritmişti. Şimdi son kılıçartıkları karşılanıyordu. Her biri deneyimli savaş ustası olmuş, yağız yüzlü genç kuşaktı. Yeniden işe güce koşacak, düzen kuracaklardı. Köyde on altı, on yedisinde evlenme yaygın olduğu için çoğunluğu evliydi.
Dönem kış hazırlıklarının yapıldığı günlere rastlıyordu. Güz ortalarına doğru harmanlar kalkmış, ürünler derlen­miş, kışa hazırlık son evrelerine gelmişti. Köyde kalan yaşlılar ve kadınlar son güçlerini kullanarak kış yiyeceğini derlemişlerdi. Şimdi sıra derle­nen ürünün işlenmesi evresine gelinmişti. Kış için aşlık yapılacaktı. Bulgur türküleri söylemek için köye dönen Kanber Çavuş’un, bulgur taşını döndürebilmesi için buğdayın uzun bir işlemden geçmesi gerekirdi.
Çok kez ev dışındaki harmanlara ocaklar kurulur, kocaman kara kazanlar eşilen tandırlara yerleştirilir, bulgurluk buğday kaynatılıp hedik yapılırdı. Suyun buharı yavaş yavaş yükselirdi. Giderek su tümden şişen hediğin içinde tükenir. Kazanın yarı yerine ulaşmayan buğday şiştikçe şişer, kara kazana sığmaz olurdu. Üzerine doğru toplanır, buğday demlenir, bu sırada gelip geçenlere hedik ikram edilirdi. Bir süre sonra burda kaynatılmış bulgur koca palazlar üzerine yayılır, kurutulurdu.
Sokuda dövüldükten sonra bulgur kepeğinden ayrılırıp kurutulur, bulgurun öğütülmesine geçiliridi. Komşular bir evde toplanır, küçük el değirmenleri kurulur, türkü söylenir, küçük el değirmenleri döndürülürdü.
Taş dönmüyor, dönmüyor.
Ağam attan inmiyor.
Ağamın kirli karısı,
Taş dönmezi vermiyor.

Sinilim sinilim varıyor,
Ay kız, sini varıyor
Sinide neler geliyor?
Ağamın kirli karısı
Taş dönmezi vermiyor.

Giden oğlan beri bak
Aldın aklımı bırak
Aferim yar, aferim,
Beni eyledin çırak

Aktır yeleğin oğlan,
Nedir dileğin oğlan?
Üstüne yar seversem,
Ağrır yüreğim oğlan.

Sevgi ve özlem iş türküleri arasına gizlenmiş olurdu. Binlerce yıllık Anadolu uygarlıklarının kalıntısı iş türküleri tüm yaşamı kuşatır gibiydi. İş, gece yarılarına dek sürerdi. Bulgur çekme türküler, anılar arasında biterdi.
1922 güz sonunda bulgurlar çekilirken Ali Efendi’nin yaşı oldukça ilerlemiş, altmış yediye dayanmıştı. Dört gözle iki oğlunun askerden sağ dönüşünü bekliyordu. Birer ikişer dönen gaziler arasında oğullarını görme mutluluğu yaşadı.
Gaziler için dönüş hüzünlü bir mutluluktu. Köyde bir dizi değişiklik olmuş kiminin yaşlı anası babası ölmüştü.
Askerliğinde büyük kahramanlıklar gösteren Aşır Çavuş’un dönüşünde hüzünlü olduğunca gülünç olaylardan biri yaşandı. Karşılanıp evine getirildiğinde babasının nerede olduğunu sordu. Karşılayanlar “komşuda, şimdi gelecek” diye biraz zaman kazanıp üzüntüsünü hafifiletmek istedi. “Yok, babam öldü, siz bana söylemiyorsunuz” diyen Aşır Çavuş, Yaycı dağına doğru koşmaya başladı. Kışın yoğunluğunu hissettirdiği o günlerde kurtlar açlıktan köyün yakınlarına kadar inerler, ne bulurlarsa parçalarlardı. Aşır Çavuş böylesine tehlikeli bir dönemde dağa doğru koşuyordu. “Aşır dağa düştü, kurt parçalayacak” haberi köye yayıldı. Köyde ne kadar dizi tutan genç varsa Aşırı kurtarmak için ardından koşmaya başladı. Ulaştıklarında Aşır, köyün kuzeylerine düşen dağa yakın yerdeki kendi tarlalarının içinde kaynayan bir pınarın başına oturmuş türkü söyleyip ağlıyordu:
Sılaya vardım ki pederim ölmüş
Pederim ölmüş de haberim yokmuş.
“Aman Aşır, deli misin nesin, ölenle ölünmez, kendine gel, kalk evine dön.” diye söyleyip eve getirdiler. Bu olay daha sonraları bir fıkra gibi köyde anlatılacaktı.
Aşır Çavuş, askerliği sırasında önemli bir ayaklanmayı nasıl bastırdığını bütün içtenliği ile övünmeden anlatıyordu. Ayaklananlar askeri birliği teslim almış, silahlarını toplamaya başlamışlar. Aşır Çavuş, tüfeğini namlu eşkıya elebaşına tutarak uzatmış. Buna sinirlenen elebaşı “Namluyu üzerime doğrultma ulan” diye elindeki kamçı ile Aşıra vurmuş. O anda Aşır yere düşerken elindeki tüfek patlamış ve elebaşı ölmüş. Çete reisinin öldüğünü gören eşkıyalar kaçıp dağılmış. Bu önemli ayaklanmayı bastırdığı için Aşır Çavuşu subay yapmak istemişler. Aşır Çavuş, ben subaylığı başaramam, bana çavuşluk verin yeter” deyip çavuş rütbesini almış.
Aşır Çavuş, bütün yaşamı boyu, eşkıya başının vurduğu kamçının yara izini sırtında taşıdı. Her anlatışta aynı olayı yaşar eşkıya başına küfürler savururdu.
Gençlerin dönüşü ile köyde düzen yeniden kurulumaya başladı. Tarlalar sürülüyor, bağ bahçe düzene giriyordu.
Baba Ali Efendi, iyiden iyiye yaşlanmıştı. Ama çok şükür onu da sağ görebilmişti.
Ülke yeni bir döneme giriyor, yaraların sağalması çabası veriyordu. Osman Ağanın hükümeti gitmiş Gazinin aydınlık yüzü belirmiş, esenlik günleri başlamıştı.
Bir güz sabahında baba Ali Efendi oğul Kurt Veli’ye şöyle seslendi:
“Veli oğlum, bugün bir düş gördüm.”
“Ede hayrola, anlat bakalım.”
“Hayra karşı gelesin. Bizim kızlar beni ziyarete geldi. Önce Güşü ile Güher, sonra Fatma ile Elmas geldi. Ve ardından bir boz atlı adam gelip beni aldı gitti.”
“Çok güzel görmüşsün ede.”
Kahvaltının ardından Ali Efendi köyün içinde gezmeye çıktı. Kuşluk zamanı garip biçimde komşu köylere gelin gitmiş kızlar Baba Ali Efendi'nin söylediği sıra ile bir bir gözükmeye başladı. Önce Güşü ile Güher geldi. Onları Fatma ile Elmas’ın gelişi izledi. Her gelen kuşku ile aynı soruyu soruyordu:
“Edem, nasıl, nerede?”
“Çok iyi, köyde gezmede.”
Baba Ali Efendi'nin sağlığı yerindeydi. Kızlarının endişesine gerek yoktu. Ama kızları düşlerinde edelerini görmüşler, görmeye gelmişlerdi. Başka bir nedeni yoktu.
Öğle üzeri Ali Efendi eve geldi. Kızlarıyla topluca yemek yedi. Durumlarını, geçimleri sordu. Geçmişten anılarından anlattı. Akşam geç saatlere değin söyleşi sürdü. Gecenin ilerleyen bir saatide ayrı bir odada uyuyan Kurt Veli’yi bacılarından biri uyandırdı:
“Edeme birşey oldu!”
Baba Ali Efendi, cemlerin yapıldığı eski büyük evlikte yatıyordu. Kurt Veli içeri girdiğinde babası titriyordu. İyi gelir düşüncesiyle babasına bal şer­beti yaptırdı. Ali Efendi içti ama titremesi geçmedi. İyiden iyiye yatağa gömüldü. Öleceğini söyledi. Bir iki vasiyette bulundu. Büyük evliğe toplanan çocukları korkulu gözlerle onu dinliyorlar,”Ede bir şeyin yok, bizi korkutma” diye teselliye çalışıyorladı ki Ali Efendi’nin son sözleri içeride yankılandı:
“Ver elini Ya Ali! Ey Şahımerdan”
Boz atlı adam Ali Efendiyi alıp sonsuza doğru uçmuştu.
Yaşanan düş müydü, gerçek miydi?
Kurt Veli, Fazilet kitabının kıyısına eski yazı ile ölüm gününü yazdı:
“Pederim Ali Efendinin rucu-u vefatı Rumî 1341. (1925) Şah İbrahim Veli evlatlarından mümin kariyesinden Kurt Velizâde Ali Efendi' nin vefatı teşrinevvel (ekim).”
Yaşayan üç oğlu arasında yaratıcı ve etkileyici olan Suzani tapşırması ile deyişler söyleyen Vahap’tı. Adı Kangal çevresinde “bilgili” olarak anılan iki kişiden biriydi. Kurt Veli ise dedesi Büyük Kurt Veli’de aldığı dedelik bayrağını sonuna değin o dalgalandıracaktı.
Kurtuluş savaşı sonrasında askerden sağ dönenlerin öyküleri kendi dünyalarında böylece sürüyordu. Bir de dönemeyenler ya da ölü mü diri mi olduğu blinmeyenler vardı. Köyde, yakınları komşuları arasında bunların anıları yaşıyordu. Öyküleri anlatılıyor, yiğitliklerinden söz ediliyordu.

Tokuş Ali bunlardan biriydi.