Yayında Olan Eserlerim

26 Kasım 2017 Pazar

Cirit Oyunu

Bir  Cirit Oyunu

Kardan yansıyan güneş gözleri kamaştırıyordu. At sahibi gençler atlarına binmiş atları bir o yana bir buyana koşturup cirite hazırlıyorlardı. Sadaklarında ciritler, çöğen duruyordu. Kardeşin kardeşi vuracağı bu soylu oyunun tadını çıkarmaya hazırlanıyorlardı. Atını alan delikanlı gelmişti meydana: Kimler yoku ki Dakma Hüseyin, Ali Efendi, Şabanın Cemal, Unsavuran İbrahim, Topal Mehmet, Halil Çavuş’un Mustafa… Köyün yavuz delikanlarıdı bunlar. Bir bayrak yarışı gibi kendilerinden önceki kuşaktan devraldıkları cirit oyununu sürdürüyorlardı. Bütün bir yıl boyu beslenen, bakımı yapılan bu atların tek işlevi kış aylarında bir aylık bir zaman diliminde evin delikenlısını cirit alanında taşımasıydı.
Köyden gitmek üzere olan jandarmalar da kıyıya çekilmişler aqcımasız oyunu izlemeyi bekliyorlardı. Dede, yavaş adımlarla cirit alanaının kıyısına geldi. Oyucuları atları ile koşup duaya durdular. Dede Türkçe bir gülbenk okuyup, esenlik diledikten sonra bağlamayı eline aldı: Çevreye göz gezdirdi. Genç kızlar damlara çıkmış, damın karını süpürme bahanesi ile oyunu izlemeyi bekliyorlardı.Söğüt ağaçları üzerinde kar nbirikintileri bembeyaz bir görüntü veriyordu. Karşıdaki Kızlar dağını tümüyle kar kaplamıştı, üzerinde beyaz bir bulur gözüküyordu. Doğa derin bir uykuya dalmış gibiydi. Hangi deyiş uygun düşerdi bu ortma? Bağlamanın tellerinden bir ezginin sesleri dökülmeye başladı:
Ey erenler ben bir fikir eyledim
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan Mevla’ya şükür eyledim
Mümine iman ne güzel uymuş

Zar eder gezerdim dağlar başında
Hiç hile görmedim Hakkın işinde
Getirir gezerdi bıçak başında
Ali’ye Selman ne güzel uymuş

Kafir Yezit, kast eylemiş mevlaya
Hamleylemiş elindeki asaya
Zebur Davud’a, İncil İsa’ya
Kuran Muhammet’e ne güzel uymuş

Düğünde, bayramda ederler ziynet
Mümine verildi farzile sünnet
Yezide cehennem, mümine cennet
Şeytan’a teber ne güzel uymuş

Ta ezelden çalınıyor bağlama
Dertli sinem aşk oduna bağlama
Yakub’a verilmiş yanıp ağlama
Yusuf’a Kenan ne güzel uymuş.

Şah Hatayi’m şallar giymiş eğnine
Hak vermemiş gamı onun gönlüne
Kurdu Kuşu muti etmiş kendine
Bu mülke Süleyman ne güzel uymuş!

Oyuncular. kendi aralarında denge kurmaya özen göstererek iki kaleye ayrılmışlardı. Yeni yetmeler alanın kıyısında toplamışlar, kendi aralarında konuşuyorlar, atlar oyuncular üzerine yorumda bulunuyorlardı. Yaşlılar kendi gençliklerinden söz ediyorlar, eski yarışçıları anıyorlardı. Akan zamanda neler yaşamışlardı? Ne yarışçılar tanımışlar, ne atlar görmüşlerdi. Cirit oyunu onların gençlik düşüydü. Yeni yetmeler geçmişin oyunlarını dinlemekten büyük mutluluyk duyarlardı.
Yeni yetmelerden biri, çevrede gezinen Kör Veli’ye takılmak istedi:
“Veli sen niye cirite çıkmadın?”
Kör Veli, kendisiyle alay edildiğini bilmezden gelerek yanıt verdi:
“At var mı, at? Sizin atı getir, hemen çıkayım!
Kör Veli'nin atı yoktu. Ama atı olsa da ciirte çıkmazdı. Gözü pekti, kavgacıydı ama cirit oynamayı beceremezdi. Her defasında cirite çıkacak olsa bir dizi cirit yer, oyunu eline yüzüne bulaştırıdı. Bu yüzde cirite çıkmazdı. Yaşlılar kendi aralarında, jandarmalardan cirite çıkan yok mu diye sordular. Yok, jandarmalar iyi at nbiniyorlardı, ama cirit bilen yoktu aralarında. Mamaşın gençleri içakı gibi meydandaydılar.  Kimler çıkmamıştı ki? Yüzünde siyah beni ile Cemal Dede, Dakma Hüseyin, Lalaş Hüseyin, Unsavuran, Dimit Hasan, Ali Efendi gilin Ali Efendi, Kırdının Hasan Hüseyin. Dostluklar, çekemezlikler, gizli düşmanlıklar bir oyun örtüsü altında kurallı biçimde sergilenecekti. Oyunculardan seyircilere, damlar üzerinde uğrun uğrun oyunu izlemeye çalışan genç kızlara dek uzanan bir gerilim yaşanacaktı. Damlar üzerinde sözde iş görmeye çıkmış kızlar en renkli giysilerini giyinmişler, analarının “kız içeri gel, ele rezil etme bizi” uyarılarına kulak asmaksızın bekar gençlerin kaçamak bakışlarını bekliyorlardı. Bir erkek eli değmemiş tenler, gizli göz süzüşleri ile canlılık kazanır gibiydi. Yaşam akıyordu.
Dede sazını bitirdikten sonra davul zurna çalmaya başladı. Köyde konuk bulunan Ulaşlı Panoğ Ali zurnayı eline aldı.
Eni boyundan uzun bir adamdı Pa­noğ. Kısa boyluydu. Şişmam dedikçe şişmandı. Gözleri bozuk olduğu için çok kalın gözlükleri vardı. Gözlüklerin ardından gözleri küçücük gözükürdü. Ama zurna ustasıydı. Onun üstüne yörede zurna çalan bulun­mazdı. Hem çalıp, hem oynaması ile ünlüydü. Zurna çalarken oyuncularla birlikte oynardı. Şimdi ise zurna ile koca alanı inletecekti. Davulcusu da inadına davulu tokmaklayacaktı. Cirit oyununa eşlik edecek belli ezgiler vardı. Onlar çalınır­dı. Bunlar cengi harbi ya da Köroğlu havasıydı. Daha çok Köroğlu havası çalınırdı.
Sağ kolda yer alan Unsavuran atının üzerin­de heykel gibi duruyordu. Kısaca “Uncu” adı ile anılan Unsavuran, hevkeli­ği ile ünlüydü. Daha  on beş on altı yaşlarındayken en sapr yoldan un çuvalını köye getirmeye kalkmış, çu­valı bir derenin içine yuvarlamıştı. Koca dev çuvalı dereden çıkarma olanağı bulunmadığı için küçük seklemlerle köylü yola çıkarıp taşı­yabilmişti. O sırda unun havada savrulması ile Savağın Ço­lak, gerçek adı “İbrahim” olan bu gence “Un savuran” adını takmıştı. Öyle bir yapışmıştı ki bütün yaşam boyu İbrahim'i bu ad bırakmayacaktı.
Unsavuran, ilk çıkışı yaptı. Atı iyi bir yarış atıydı. Koca tarlayı boylu boyunca geçti, karşı öbeğe 20-30 m. yaklaştı. Dakma Hüseyin’in üzerine ciridini attı. Bu bir meydan oku­maydı. Dakma’ya karşı cirit atılır mıydı?
Dakma Hüseyin, öksüz büyümüş bir gençti. Bir evin bir çocuğuydu. Daha çocuk yaştayken anası ölmüş, başkalrının elinde büyümüş, yağız yüzlü son derece yakışıklı bir gençti. Sevimliliği, cana yakınlığı ile herkesi etkilerdi. Olağanüstü taklit yeteneği vardı. Girdiği topluluğu gülmekten kırar geçirirdi. Bu yüzden çevrede pek sevilirdi. Onun her şeyin en iyisini yaptığına inanılırdı. Sesi güzeldi, davul, zurna çalardı. Kış aylarında Kara Ali ile komşu köylerde düğün çalmaya giderdi. Komşu köylerden birinde bir defasında bir düğün töreninde davul çalarken, genç bir kız dakikalarca yüzüne bakmış, sonra kimseye aldırmadan şap diye yanağından öpmüştü. Yoğun kar altında köyden kaçmak zorunda kalmışlardı. Komşu köydeki bir ağa kızının gönlünü çaldığı, kızın aylarca bunalım yaşadığı çevrede anlatılırdı. Kızın çok istemesine karşın, yoksul bir Alevi gencine kızı vermemişlerdi.
Şimdi Lalaş Hüseyin, atıgan delikanlı Dakma Hüseyin’e meydan okuyor, ciriti onun üzerine fırlatıyordu. Dakma Hüseyin çöğeni ile çiriti dışarı fırlatıp atını doldurdu. Bindiği at sülün gbibi süzülüyordu. Dakma iyi biniciydi. Atın üzerine kapandı mı varlığı ile yokluğu belli olmayacak ölçüde yitip gidiyordu. Cin Abbas dede Dakma’nın atı sürüşüne hayran hayran baktı.
“Ula bu namussuz Dakma da ne güzel ata biniyor” diye yanındakiler övdü. Kendisini dinleyen gençler Cin Abbbas’ın sözlerine güldüler.
“Dakma iyi binicidir Abbas Emmi.”
Dakma Hüseyin, Lalaş  kaleye yaklaşmak üzereyken ciriti fırlattı. Ama cirit lalaş’ın üzerinde uçup gitti., ta uzaklarda kara saplandı.
Dakma Hüseyin’e karşı Cemal Dede atını mahmuzladı.
Cemal Dede, yeni bağlama ustalarındandı. Seydi Ali Kızıldeli Sultan ocağından gelirdi. Ocağın kökü Darıyeri köyündeydi. Dedeleri Darıyeri’nden gelmişlerdi Baba Şaban Dede saf kendi halinde yoksul bir köylüydü. Ne dedeliği ne de çiftçiliği doğru düzgün becerirdi Ama Cemal Dede, zeki becerikli, yetenekli bir gençti. Tüm taliplarin saygısını kazanmıştı. İyi bir cirit oyuncusuydu.
Cemal Dede Dakma Hüseyinı  önüne kattı kovalamaya başaldı. Dakma oyuna heyecan katmak için alanın dışına çıktı, atını sürüyor yarışmayı büyütüyordu.
Beri kaleden Ali Efendi atını sürdü. Karşı kaleden Dimit Hasan, onun ardında lalaş Hüseyin geniş ala girdi. Lalaş’ı gören Unsavuran atını mahmuzladı. Unsavuran’ın Lalaş’a gıcığı vardı. Nee dip edip onunla hesaplaşacak, bu sabah birkaç cirit bindirecekti.
Oyun hızlanmıştı. Kovalama başlamıştı. Atlar koşuyor, ciritler havada vızır vızır uçuyor, çöğenler ciritleri karşılı­yordu. İyi oyuncular büyük bir ustalıkla ciritleri savuşturuyor­lardı. Kovalayan atlı, yetiştiği yerde ciriti bindi­riyordu. Ye­tişemeyenler ciridi atıp kaçıyorlardı. Yaşlılar dört gözle oyunu izliyorlar, yorumlar yapıyorlardı. Kendi gençliklerini yaşar gibiydi­ler. Geçmişte oynanan ciritlerden öyküler anla­tıyorlardı.
Atına güvenen, iyi atı olan kaleye dönmü­yordu. Dakma Hüseyin’le Cemal Dede’nin atları almış başını gitmişti. Lalaş da onların ar­dına takılmıştı. Yine bir yığın oyuncu birbirini izliyordu. Ya­rış alanı bir anda cehennem meydanına dönmüştü. Herkes La­laş'ı iziliyordu.
Lalaş köyün ilginç gençlerinden biriydi. Hiçbirşeyi ciddiye almaz, yayvan ağızla konuşur, yanık Türküler söylerdi. Türkü söylemesi güzeldi, düğünlerde oyun oynaması güzeldi ama, cirit gibi beceri isteyen erkek işlerine yatkın değildi. . O bol bol türkü söyler, köyün içinde yayvan ağızla ka­dınlarla, kızlarla zevzeklik ederdi. Bu yüzden boşboğaz an­lamında “Lalaş” demişlerdi. Zaten bu Mamaş köyünde lakap­sız kimse yoktu. Yaklaşık tüm köylü gerçek adından çok laka­bıyla anılırdı.
Lalaş,  bir türlü kendi gerçeğini kabul etmez, yayvan ağzı ile delikanlılık taslamayı severdi. Böylesi meydan ciritlerinde yeri yoktu, ama bir türlü durmazdı.
Yaşlılar:
“Ulan, şu serseri Lalaş'ın ne işi var, şimdi biri bir cirit vu­rup gebertecek, diye endişe ediyorlardı.”
Cin Abbas:
“Ulan gidin şu serseri Lalaş'a söyleyin fazla açılmasın. Onun atı öyle düzlüğe açılacak cins­ten değil, diye haber yol­ladı
Düzlüğe açılacak, büyük kovalamacaya girecek atın ün salmış olması gerekirdi. Binicisi çevik olma­lıydı. Atına ci­rit vurdurmaması gerekirdi. Oysa Lalaş'ta bu yetenekler yoktuÇocuklar koşup geldiler.
“Abbas Emmi, Lalaş Emmi diyor ki “yaşlılar korkmasın, bana birşey olmaz, onlar karışmasın”.
Bu lafları duyunca Cin Abbas’ın cinleri başına toplandı:
“Aha babanın canına sıçayım diye başlayan okkalı bir küfür savurdu. Ar­dından, bırakın gebersin eşşek oğlu eşşek, dedi. Büyük küçük tüm izleyenler kahkaha ile gülüyorlardı. Cin Abbas sözünü sürdürüyordu. Yanındaki yaşlılara geçmişten örnekler veri­yordu. Tüm dinleyenlerin gözle­rinden yaşlar akıyordu. Ama o ciddiyetle anla­tıyord   
Her ciritçinin beş altı ciriti vardı. Ciritler özenle yapıl­mıştı. Ciritciler, ucu çengelli çöğenle atlarından inmeden cirit­lerini topluyorlar, atın böğündeki sadaklara yerleştiriyor­lardı.
Yeniden oyun başladı. Dakma atını sürdü. Atı iyi değildi. Ama atın üzerinde süzülüyordu. Karşı kaleye yaklaştı, ciriti sürdürdü. Cirit yıldırım gibi Cemâl Koçak'ın başının ucundan sıyrılıp geçit. Cemâl Koçak atını doldurdu. Elindeki ciriti tartıyor, iyiden iyiye hedefi göz­lüyordu. Ci­riti fırlattı. Ama kıyamamıştı. Yoksa Cemâl Koçak'ın ciritleri sekmezdi. Dakma'nın belinin ortasına yerleştirebilirdi. Cirit Dakma'­nın atına değecekti ki, Dakma çöğenle ciriti savuşturdu. Kan­gallı yeniden alana çıkmıştı. Cemâl Koçak'ı kovalıyordu. Yine düzlüğe açılmışlardı. Uncu da  bu yandan atını sürdü. Karşı yandan Kalburveranlı Gâzi  çıktı. Lalaş ortaya düştü. Ortalık yine ana baba günü olmuştu. Yine ciritler savruluyor, göz gözü görmüyordu. Kangallı Cemâl Koçak'a ciriti savurdu. Ama Cemâl Koçak atın üzenine kapanınca cirit boşlukta süzü­lüp gitti. Lalaş karşı saldırıya geçmişti. Kangallıyı ciritle­ye­cekti. Ancak Kalbulveranlı Gâzi  tam adamını bulduğuna karar verdi.
Bu, Gâzi  son derece neşeli bir adamdı. Düğünlerin gülüydü. Geldiği düğünlerde bin bir maskaralık yapar, bütün halkı kı­rıp geçirirdi. Yine bir soytarılık düşündüğü belliydi. Lalaş Kangallı'ya ciriti attıktan sonra, Gâzi  Laşal'ın ardına düştü. Gâzi atını yokuşa yukarı kestirmeden Lalaş'ın üstüne sürdü. Atı güçlüydü. Lalaş' a yaklaşır yaklaşmaz ciriti yerleştirdi. Laşaş kan ter içinde kaleye dönerken yerinde izliyen Yüzübenli sevindi:
“Aha babanın canına.. diye bastı küfürü. Gördün mü işte böyle eder elin uşağı!”
Çevredekiler gülmekten kırılıyorlardı. O yakınlardaki­ler Abbas Dedenin yanına toplan­mıştı. Tam bir eğlence ye­riydi. Abbas Dede kızıyor, köpürüyor, küfür ediyor, millet gü­lüyordu. ama kendisi son derece ciddi ciriti izliyordu. 
Lalaş yediği ciritin acısını çıkarmak için yeniden ortaya düştü. Kalbulveranlı Gâzi'nin peşindeydi. Gâzi  de inadına onu düzlüğe çeki­yordu. Cirit'i savurdu, ama cirit daha Gâzi'­nin yanına yaklaşmadan yere düştü. Kangallı ise Lalaş'ın ar­dına düştü. Lalaş'ın güç durumda kaldığını gören Unsavuran atını sürdü. Çöğenler ciritleri karşılıyor, takır takır sesler çı­kıyordu. Tarla toz duman içindeydi. İnadına bir yarış, inadı­na cirit, inadına bir oyundu. Gâzi ise inadına Lalaş'a ciritleri yerleştiriyor, ardından kahkahalarla gülüyordu. Tam anla­mıyla Lalaş'ı deliye çevirmişti. Uncu'nun kendisine vurduğu ciritlere aldırmıyordu bile. Onun işi Lalaş ileydi. Abbas Dede ise izlediği yerde deliye dönüyordu. Lalaş'a ver ediyordu kü­fürü.
“Ulan şu Gâzi'ye söylen dursun. öldürecek eşşek oğlu, eşşe­ği!” diyordu. Lalaş çılgına dönmüştü, perişandı. Cirit alanın­dan çekilmeye utanıyordu. Gazi'ye bir türlü gücü yetmiyordu. Kim Gâzi 'ye bir cirit vursa oh diyor “Amanın o Yezide vu­run!” diye bas bas bağırıyordu. Gâzi'nin hakarete, küfüre al­dırdığı yoktu. O istediğini başarmış, Lalaş'ı deliye çevirmiş­ti. Tam adamını bulmuştu.
Cemâl Koçak'ın attığı cirit Kangallı'nın atına değmişti. O güzelim at birden bire oyundan ür­ker, korkar olmuştu. Seyirci­ler Kangallı'ya ağız dolusu küfür ettiler:
“Vay hayvan vay, ata cirit vurdurdu. Daha o at koşar mı? dediler.
Gençler sordu:
“At korkar mı?
“Atı kollayacaksın. Atı canından çok koru­yacaksın, diye söze başladı Abbas Dede. Çöğen elinde ne güne duruyor? Kangallı yarış alanından çekilmeye utanıyor, atını yeni­den ortaya sürüyordu. Bu kez Uncu çıktı. Kangallı'ya ciriti vurduğu gibi attan düşürdü. Seyirciler zaten Kangallı'ya atını ko­rumadığı için kızgındı. Tümü alkışladı. Yalnız yaşlılar en­dişe ettiler:
“Aman bir şey olmasın!
Yok bir şey olmamıştı. Ayrıca sarhoş olduğu anlaşıldı. Ye­niden ata binmek istiyordu. Atın ardından koştu. Kuyruğundan tuttu. İzleyiciler bu kez at tekme vuracak diye korktu­lar. Ama yok, at olduğu yerde durdu. Zavallı ata yılgınlık çökmüştü. Cemâl Koçak ciriti kasıtlı biçimde ata vurmamıştı. Yoksa oyundan atılırdı.

Oyun 3,4 saattir sürüyordu. Bir dizi yaralanma kaza ol­muştu. Ama kavga çıkmamıştı. Artık atlar iyiden iyiye yo­rulmuştu. İzleyiciler oyunun bitmesi gerektiğini söyledi­ler. Oyuncular dostça ortada toplandı. Ayrılıyorlardı. Mamaşlı­lar Kalbulveranlı Gâzi'den Lalaş'ın boşboğazlığı için özür di­liyorlardı. Ama Gâzi  gülüp duruyordu. Umrunda bile değildi kendisine “Yezit” denmesi. Günün yiğidi Unsavuran'dı. Kan­gallıyı atından yuvar­lamıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder