Yayında Olan Eserlerim

25 Kasım 2017 Cumartesi

Söğüdün Gölgesinde 3

3.
Hak, Muhammet, Ali Dostum...

Dağlar arasına sıkışmış Mamaş’a Kurt Veli, büyük bir evlik yaptırdı. Büyük evlik yüz evli koca köy halkını içine alacak ölçüde genişti. Dört sıra direk üzerine kurulmuştu. Odadan kanatlı kocaman bir çadırı andırıyordu. Yuvarlak bir biçimi vardı. Çatı ortada yükseliyordu. Ortada kocaman baca vardı. Onun altında ocak yanıyordu. Odunlar kor kordu. Toplum iki bölüme ayrılmıştı.
Erler bir yanda, bacılar bir yandaydı. Ocağın çevresinde erenler vardı. Tümü yaşlı insanlardı. Tümünün sakalları yarı bel­lerine değin iniyordu. Sakalları apaktı. Yılların yıprattığı buruşuk yüzler bu sakalların ardına gizlenmişti. Odunların alevleri ortalığı aydınlattıkça sakallar, bıyıklar yüzler renk renk oluyordu. Yüzler anlam kazanıyordu. Bu ocak, bir çadırı andıran koca evliği ısıtmıyordu, bir öğretiyi pişiriyordu. Ocakta söz, ocakta ezgi ile demleniyordu. Toplumsal bellek saza, sözle yaşıyordu.
Pir postunda Kurt Veli oturuyordu. Deli Derviş sanı ile ünlenen âşık Feryadi, bağlamayı kucağına basmış, tellerinde gizemi, arıyordu, varlığı arıyordu, yokluğu arıyordu.
Bu ses söze dönüşüyordu. Ses, ezgiye dönüşüyordu. Sesler ozanın dilinde deyiş oluyordu. Titreşimler bağlamanın telinde ezgi oluyordu. Kar inadına yağmıştı. Evler belirsiz olmuştu. Yollar kapanmıştı. Gidip gelmek için bir kişinin zor geçebileceği ölçüde geçenek açılmıştı. Bütün köy halkı ala kar, boz du­manda Kurt Veli'nin büyük evliğinde toplanmıştı.
Evrende ne var ne yoksa tümünün içi boş bu odun parçasında gizli olduğunu sanıyordu. Öylece tellere dokundukça derdini unutuyordu.  Pir Sultan' dan, Nesimi'den söylüyordu, Hatayi'den söylüyordu... Dede bir fırsatını yakaladı
Bu kez Kurt Veli Derviş'e döndü:
     “Derviş, herkese nasip dağıtırsın, oğul kız verirsin. Oğlum Ali de senden bir nasip ister.”
     Derviş cebinden bir elma çıkardı. Ali'yi meydana çağırdı. Bir dua etti.
     “Oğlum Ali senin nasibin tamamdır.”
     Ali Efendi'nin oğlu olmuyordu. Tek dileği buydu. Derviş'in kendisine bir oğul bağışlamasını istiyordu. Elmayı eşi ile paylaştı. Kendi kendine dualar okudu. O gece engin bir dinginlik içinde yatağa gitti. Bir düş gördü. Kendisini Sivas'ta Abdulvahap Gazi tekkesinde görüyordu. Abdulvahap ona is­tediği dileği verecekti.
Büyük Kurt Veli’nin İran ile bağlantısı yaşamı boyu sürmüştü. Eşlerinden birini İran’dan getirmiş, onun üzerine bir dörtlük söylemişti:
Bir oda yaptırdım söğüt dalından,
İçini döşettim, Acem şalından
Bir gelin getirdim İsfahan elinden
Kimse anlamıyor onun dilinden
O yılın ramazan ayında Kurt Veli öldü. Ölümü tüm sevenleri ve talipleri arasında büyük üzüntü yarattı. Malatya’dan Çorum’a uzanan alandan çevre köylerden, uzaklardan pek çok kişi ölüm törenine katıldı. Musahibi Hacı Ali, Mezirmeden gelmişti.
Ali Efendi yaşlı gözlerle kara deri kaplı Fazilet kitabına şunları yazdı:
“Şah İbrahim oğullarından Kurt Veli 1297 20 Ramazan4 senesi Hızır ayının 22 sinde hastalanıp öldü. Ramazan bay­ramında bayram namazı kılıp ibadetten sonra Veli Ağa'nın na­mazını kılıp kaldırdık. Kendisi hacı olmuştu. Ceddi cümlemizi yarlıgaya. Mekânı cennet ola. Seyyid-i mürsel-i âmin.”
Ali Efendi kara kaplı kitaba ilk ölüm gününü yazıyordu. Bir anlamda ocağın Mamaş'ta başlayıp sürecek soy kütüğünü başlatıyordu.
Ne var ki uzunca süre Ali Efendi’nin erkek çocuğu olmuyordu. Yaşı oldukça ilerlemiş otuzu aşmıştı. Ocağın sürmesi için erkek çocuk gerekiyordu. Bir oğlan çocuğu özlemi içinde dualar ediyor, adaklarda bulunuyordu. Birileri Sivas’ta buluna Abdülvahap tekkesini salık verdi.
Abdül Vahap Gazi, Urum’a İslam’ı yaymakla görevli evliyalardan biri olarak biliniyordu. Mezarı Sivas'ın güneylerine düşen bir tekke üzerinde yer alıyordu.
Söylenenlere göre Sivas'ın alınışı sırasında şehit düşmüştü ve bu tekkede yatıyordu. Bir başka Abdülvahab tekkesi de Malatya'da bulunuyordu. Sivaslıların inancına göre, asıl Abdül Vahap Sivas'taydı ve Abdülvahap şehit düştüğü sırada kolu kopmuş, tekkenin önünden akan ırmak kolunu Malatya'ya götürmüştü. Malatya'da gömülü olan yalnızca Gazi'nin koluydu. Ama Malatyalılar tam karşıtını savunuyorlardı. Sonuçta her iki tekke de çağlardır kutsal işlevini sürdürüyordu. Yatan kim olduğu kesin bilinmemesine karşın, inanç yaşıyordu. Ali Efendinin de son sığınağı Abdülvahabı Gazi tekkesi oldu. Bir oğlu olursa Abdülvahabı Gazi’ye kurbanlar kesecek, oğluna onun adını verecekti.
Bir süre sonra Ali Efendi’nin bu dileği yerine geldi, bu yaklaşık babası Kurt Velinin ölümünden on yıl sonra Medine Anadan bir oğlu oldu. Ali Efendi oğluna Abdülvahap adını verdi. Ali Efendi, babasının ölüm gününü yazdığı kara kaplı Fazilet kitabını aldı, büyük bir mutluluk içinde şunları yazdı: “Ali Efendi'den Abdülvahab Gazi dünyaya gelmiştir 1309.” Bu 1890 yılına denk düşüyordu.
Köy geleneğine göre haşıl yapıldı. Haşıl bir tür göçebe helvasıydı. Türkmen yaşamında mutlu günlerde yapılırdı. Özellikle doğumların şölen yemeğiydi. Un, yağ ve balın karışımından bir oluşurdu. Kara kazanda un yağ ile kavrulur, üzerine ballı su dökülerek karıştırılırdı. Şimdi Ali Efendi'nin evinde görkemli bir haşıl kazanı kaynıyordu. Köyün yaşlı karıları gelmişler, mutlu biçimde çocuğu sarıp sarmalıyorlar, türküler söylüyorlardı. “Çok şükür küçük dede doğmuştu. Vahap dede doğmuştu. Abdül Vahap Gazi sultan umutlarını boşa çıkarmamıştı.”
Büyük Ali Efendi diye anılan dedenin biricik oğluydu. Elini işe güce sürmezdi. Kuzu kurbanlarla büyütülüyordu. Her fırsatta Abdül Vahap tekkesine taşınıyorlar, kurbanlar kesiyorlar, yemekler veriyorlardı. Yıllar zor yıllardı. Savaşlar bir türlü eksik olmuyordu. Tarlalardan elde edilen ekinler ikide bir toplanıyor, elde avuçta bir şey kalmıyordu. Kıtlık açlık köyleri kasıp kavuruyordu. Ama Ali Efendi'nin evine kıtlık uğramıyordu. Malatya'dan Çorum'a, Aydın'a kadar uzanan alanlarda talipleri vardı.
Doğum sonrası yapılan bu şöleni Abdülvahap Gazi tekkesine koyun kuzu kurban ederek adağını yerine getirme biçiminde sürdü.
Köyde kısa adı ile Vahap diye çağrılıyordu. Büyük Ali Efendi diye anılan dedenin biricik oğluydu. Elini işe güce sürmezdi. Kuzu kurbanlarla büyütülüyordu. Her fırsatta Abdül Vahap tekesine taşınıyorlar, kurbanlar kesiyorlar, yemekler veriyorlardı. Yıllar zor yıllardı. Savaşlar bir türlü eksik olmuyordu. Tarlalardan elde edilen ekinler ikide bir toplanıyor, elde avuçta bir şey kalmıyordu. Kıtlık açlık köyleri kasıp kavuruyordu. Ama Ali Efendi'nin evine kıtlık uğramıyordu. Malatya'dan Çorum'a, Aydın'a kadar uzanan alanlarda Ali Efendi yanında aşığı ile dedeliğe çıkıyor, talipler görümden geçiriyor, toplumda düzeni esenliği sağlıyordu.
Beş yıl sonra Ali Efendinin ikinci bir oğlu oldu. 1315 diye anılan 1896-1897 yılında Mamaş'ta doğan bu oğluna Ali Efendi babasının adını vererek ocak geleneğini yaşatmak istedi ve çocuğun adını “Kurt Veli” koydu.
Çocukların ocak öğretisini sürdürecek bilgiyi edinmeleri, sıkıdenetimi kazanmaları gerekiyordu. Yaklaşık üm anadolu köylerinde olduğu gibi, Mamaş’ta da okul yoktu. Bilgiye ve öğrenmeye aç Mamaş, öğrenme sorununu kendi olanakları ile çözmeye çalışır, varlıklı aileler köyden birini öğretmen tutar, boş geçen kış aylarında çocuklarının okuma yazma öğrenmesini sağlarlardı. Öyle ki komşu Sünni Halburveranlılar bir yazı okumaları gerektiğinde ellerinde bir yumurta ile Mamaş’a okutmaya geliyorlardı.  Böylece komşu Sünni köyü Halburverana gelen bütün mektupları Mamaşlılar okuyor, mektubu okuyan yazılanları belleğinde tutup köylüsüne aktarıyordu.
Bu ortamda bin dokuz yüzlü yılların başlarında Vahap ile Kurt Veli’nin Köy odasında okuma yazma dersleri başladı. Köyden yaşıtları ile birlikte özel ders alıyorlardı. Duvar diplerine dizilen topçularla oturuyorlar, ünlü seslerin pek az gösterildiği eski yazıyı sökmeye çalışıyorlardı. Bu Daha çok ezbere dayanan çocuklara gerçek anlamda kök söktüren bir yöntemdi. Okuma yazmanın yanı sıra Farsça da öğrenmeye çalışıyorlar, şiir olarak yazılmış Farsça sözlüğü ezgi ile söyleyerek ezberliyorlardı. Çevrede ocağın çocuklarının ayrıcalıklı olduğuna inanılırdı. Nitekim bu köy odasında eski yazıyı ilk söken onlar oldu. Hele Vahap başarıları ile seçilmeye başladı. Bütün katılanlar arasında eski yazıyı ilk söken o olmuş, bunun yanı sıra olağanüstü güzel yazmaya başlamıştı. Vahap’la birlikte köyde “öğrenme Ali Efendigilin ceddine vergili” sözü pekişiyordu.
Bunun yanında bağlama öğrenmeleri gerekiyordu. Ali Efendi kendisi bilgili bir dedeydi, ne var ki saz çalmasını bilmiyordu. Bütün yaşamı boyu bir aşığa bağımlı olmanın sıkıntısını çekmişti. Çocuklarının da aynı sıkıntıyı çekmesini istemiyordu. Okuma yazmanın yanı sıra bağlama da öğreneceklerdi.
Bir süre önce köye doludizgin derviş yaşamı süren bir ozan gelmişti. Beğenmediği, söylemediği özdeyişlerinde bir yanıklık vardı. Acılar gizliydi. Sazda sözde benzeri bulunmayan bu derviş kimdi, neydi?

Bugün gam yükünün kervanı geldi
Çekemem bu derdi bölek seninle
Seni seven âşık sararıp soldu
Çekemem bu derdi bölek seninle

Gene gam yüküne tüccar ben oldum
Bulmadım lokmanı arada kaldım
Medet mürvet dedim darına durdum
Çekemem bu derdi bölek seninle

Seherde okunur Allahu ekber
Hışmından titretir ol bab-ı Haydar
Selman'ın carına yetişen Hayber
Çekemem bu derdi bölek seninle

Âşık olan gafletinden uyanır
Muhammet Ali'nin rengin boyanır
Ancak bu yaraya Eyüp dayanır
Çekemem bu derdi bölek seninle

Bağlarıma gazel düştü güz oldu
Geçti giden günler, ömür az oldu
Feryâdî'nin yaraları yüz oldu
Çekemem bu derdi bölek seninle

Kökeni Divriği Türkmenleri arasında yaygın Sarı Saltık ocağına dayanıyordu. Babası Yusuf, Zara’nın Zoğallı köyüne göçmüş, asıl adı Ahmet olan ozan orada doğmuştu. Kendisi çevresi ormanlarla kaplı, yarı göçebe yaşamı süren Mamaş’a yerleşmişti. Mamaş’ta oturuyorsa, orada pek durmuyor, oba oba gezen şamanlar gibi köy köy gezerek derviş yaşamını sürüdürüyordu. Köylerde onulmaz sayrılar, kavuşma olasılığı olmayan âşıklar, çocuğu olamayan gelinler çevresi sarıyor, ondan umar bekliyorlardı. Gelinlerin hastaların sırtlarını sıvazlar, dualar ederdi. Köylüler onun “ermiş” olduğuna inanırlardı. Çocukları olmayanlar ondan çocuk isterlerdi. Hastaların sağalması için dualar ederdi. Sayrıların sırtını sıvazlardı. Bir gün gittiği bir köyde yaşadığı gülünç olay halk arasında anlatılırdı.
Derviş gittiği köyde bir eve konuk olmak üzere otururken, orada kendi halinde oynayan çocuğu önemsememiş bir gaz bırakmış. Bunun üzerine çocuk “çüşşş” diye seslenmiş. Buna öfkelenen derviş kalkıp başka bir eve konuk olmuş. Bir süre sonra dervişin geldiğini duyan köylüler o eve akın etmiş. Biraz önce kendisine “Çüş” diye seslenen çocuğu da kucakta alıp getirmişler, çocuğun yürümesi için dededen dua istemişler. Biraz önce yaşadığı olayın etkisinden sıyrılamayan derviş “Ceddim onu süründüre, süründüre” diye dua etmiş.
Köylüler arasında “Deli Derviş” adıyla anılırdı. Bir dervişin deli olmasından doğal ne olabilirdi?
Cem törenlerinde bağlama çalarken esriyip kendinden geçiyor, doğaçlama deyişler söylüyor, bağlamayı çalmanın ötesinde konuşturuyordu. Bağlamasına bir perde eklemişti. Bağlamaya yaptığı bu katkı âşıklar arasında büyük ilgi uyandırmış, daha sonra bu perde Deli Derviş perdesi diye anılır olmuştu. Çılgın bağlama çalması, doludizgin yaşaması nedeniyle çevre kendisine Deli Derviş deniyordu. Önceleri babasını adından esinlenerek Kul Yusuf adını kullanmış, daha sonra yaşama, yazgıya çığlık atarak isyan etmiş Feryadi adını kullanır olmuştu. Derviş bağlamanın tellerinde gizemi, varlığı, yokluğu arar gibiydi. Evrende ne var ne tümünün sözde, ezgide, seste gizli olduğuna inanıyordu. Tellere dokundukça derdini unutuyordu.
Bin dokuzyüzlerin başlarında Feryadi, Ali Efendinin çocuklarına bağlama öğretmeyecek ölçüde yaşlıydı. Seksen yaşına yakın olduğu söyleniyordu. Kısa süre sonra 1904’lerde öldü. Ama bir geleneğin öncüsü olmuş, ardından başka bir ozan yetiştirmişti. Bu köyde Âşık Hasöğ adı ile anılan Hasan’dı.
Ali Efendi bir gün karısı Medine'yi çağırdı:
“Avrat, ben şu saz bilmemenin acısını çok çektim. Kimi yanıma âşık aldıysam başıma bela oldu. Benim uşaklarım da bu sıkıntıyı çeksin istemiyorum. Vahap'la Kurt Veli'yi götür Aşık Hasan'dan saz dersi alsınlar. Emeği neyse vereceğim.”
Medine Ana karşı geldi:
“Git sen söylesene!”
“Kız Avrat beni kötü söyletme! Sen bilmiyor musun ki, ben Aşık Hasan'la konuşmuyorum? O düşkündür.”
Medine ana karşılık verdi:
“Düşkün adamın yanında senin oğlunun ne işi var?”
Âşık Hasan,  -ya da köydeki adı ile Âşık Hassöğ-  1870’lerde Mamaş’a yerleşmiş Mehmet Ağanın oğluydu. Feryadi’den iyi saz dersi almış, onun aratmayan bir ardıl olmuştu. Şah İbrahim ocağına bağlı taliplerdendi. Şah İbrahim ocağına yürekten bağlıydı. Deyişler söylüyor, bağlı olduğu ocağın söylencelerini işleyen deyişler söylüyor, bağlama ile ezgiler yaratıyordu. Şeytana uymuş, aykırı bir evlilik yapmış, toplumdan dışlanmıştı.
Artık yetişkinler selam vermekten kaçınıyor, çobanlar malını davarını isteksiz biçimde sürüye katarken ilenip sokranıyordu. Cemlere çağrılmıyor, uzun kış gecelerini evinde geçirmek zorunda kalıyordu. Köyde kendisiyle konuşan üçü beşi geç­miyordu. Toplumdan soyutlanmış, yalnızlığa itilmişti.
Böylesine bir ortamda, o da yaşama, küskün,  yazgıya küskündü. Konumuna uygun “İsyani” adını seçti. Yazdığı deyişlerde yol ilkelerini işlerken isyanını dile getiriyordu:
Şaha giden ben bir bezirgân gördüm
Naşileri katarına almıyor
Medet Mürvet dedim darında durdum
Yalvaranın kusuruna kalmıyor

Yalvar ki, bizi katara ala
Korkulu yerlerde kılavuz ola
Metahının vasfı gelmiyor dile
Değme tüccar kıymetini bilmiyor

Yükün tutmuş lale Güher damgalı
Yüz bir harami kılamaz karı
Bezirgân başıdır Muhammet Ali
Pakhan ister viraneye konmuyor.

Perşengin korusu saf ile nurda
Kendisi görünmez sedası sırda
Her nereye varsa pazarı arda
Peşin almış, veresiye vermiyor

İsyani kurbanım böyle katara
Bir mürveti geli bir kana
Ne bahtılı o katara uyana
O da her kula nasip olmuyor
Medine ana söyleneni yerine getirip, köyün alt ucundaki Âşık Hasan'ın yanına gitti. Ali Efendi Dede'nin söylediklerini bildirdi. Âşık Hasan için dedenin oğluna saz dersi vermek bir mutluluktu. Böylece eline bir fırsat geçmiş oluyordu.
Âşık Hasan artık her gün iki kardeşe, Vahap ile Kurt Veli'ye saz dersleri veriyordu. Her fırsatta da söz alıyordu:
“Bakın, siz dede olacaksınız, beni bu düşkünlükten kurtara­caksınız. Unutmak yok değil mi?”
Bu iki küçük dedeyi razı eder de düşkünlüğünü kaldırırsa, yüzü ak olacaktı. Şurda kaç günlük yaşamı kalmıştı ki? Öbür dünyaya kul hakkını üzerinden atmış olarak gidecekti.
İki kardeş bağlama çalarken deyişler ezberliyorlar, deyişlerdeki simgeleri öğreniyorlar sevi hamurunda yoğruluyorlardı. Vahap’ın üstünlüğü bağlamada da sezilmeye başladı.
Evleri büyük bir inanç ocak sayılıyordu. Evlerinin eşiği kutsal sayılırdı. Çocuklar sabah erken uyandıklarında yaşlı kadınların eşiklerinde dua etiklerini görürdü. Düğünlerde gelinler güveyi evine gitmeden kapılarında iner, Ali Efendi'nin eşiğini öper sonra yeni yaşama başlayacağı eve giderdi. Eşiğin uğuruna inanılırdı.
Köyün yakınlarına değin uzanan dağlar ormanlarla kaplıydı. Toprağın verimli, emeğin ucuz olduğu yıllardı. Alevi köylerinin şehirlerle bağlantısı yok gibiydi. Yılda bir iki kez elde ettikleri ürünleri satmaya giderler, çok az sayıdaki gereksinimleri sağlar köye dönerlerdi. Ayakkabı yerine giyilen çarık, hayvan derilerinden evlerde yapılıyor, şalvar kumaşı evlerde halı tezgâhlarında dokunuyordu. Çarşıdan alınan kutnu kumaş, yazma kadınların kullandığı ince ve çok renkli kumaşlardı.
Mahkeme karakol ise, Alevilerin hiç uğramadıkları yerlerdi. Bu gibi sorunlar cemde çözümlenirdi. Devlet asker ve vergi almaya uğrardı köye. Askere alınanlar hep Yemen'e giderler, bir daha pek dönmezlerdi. Yemen'e gitmek ölüme gitmek demekti.
Akşamları isli çam çırasının ışıttığı karanlık damlarda ayı, kurt masalları, eşkıya öyküleri anlatılırdı. Tüm karmaşıklığına karşın mutlu yıllardı. Cennet yaşamıydı. Oğlanlar, genç delikanlılar aşık oynarlardı. Dünya uzaklardaydı. Köyün sınırları, köyü kuşatan üç kutsal dağda bitiyordu. Fehlan, Kızlar ya da Yaycı ve Yılanlı köyün yaylakları ve kışlakları olduğunca kutsal dağlarıydı. Dağların kutsallığı üzerine söylenceler anlatılırdı. Kızlar dağının doruğunda taş yığını biçiminde üç mezar bulunuyordu. Söylenceye göre bunlar üç bacı erenlerin mezarıydı. Her üç dağa da adaklar adanır, dilekler dilenirdi. Yağmur beklentisi için topluca Fehlan tepelerine tırmanılırdı.
Dağların eteğindeki yem yeşil vadide yazları yaylaya çıkılır, kışları davar sürüleri otlatılırdı. Sürüsü olan köylülerin dağda ağılları vardı. Üç- dört ayı dağda geçiren çobanlar, akşamları davarları ağıllara getirir, orada gecelerlerdi.
Ali Efendi’nin mutlu günleri çok sürmedi. Yine savaş vardı ve ne var ne yoksa elinden alınıyordu.
Köyü yine bir haber sarmıştı. “Seferberlik” çıkmış. Seferberlik, seferberlik... Seferberlik savaşın adıydı ve hiç bitip tükenmezdi. Daha bitmemişti ki, başlasın. Ama yine baş­lamıştı. Osmanlı yine elini köylünün canına uzatıyordu. Oğullar askere alınmaya başladı. Ambarlar boşaltılıyordu. Mal-davar birer birer götürülüyordu. Genç oğullar yıkımı adım adım izliyorlar, içlerinden kesit kesit bir şeyler kopuyordu. Ama Ali Efendi vakurdu. Aldırmıyordu. O ne yıkımlar yaşamıştı... Ağaran upuzun sakallarında, alnının kırışıklarında yaşamın acıları, tatlıları gizliydi. Her şeye karşın yüzünden gülücükler eksil­meyecekti. Her şeye karşın yaşam sürecekti. O salt kendi acılarını yaşam deneyimlerini değil, bin yıllık Anadolu Türkmen’inin acılarını taşıyordu. Atalarının neler çektikleri kulak­larındaydı. Nitekim bir çift camızının evden götürüldüğü gün oğluna şöyle seslendi:
“Oğul Vahap, bu bir tufandır. Bu tufan daha çok şeyimizi alacak. Aldırmayacaksın.”
Ama Ali Efendi bir gün aldırdı. İki oğlunu da askere almışlardı. İşte o gün onları yollarken gözlerinin pınarı açıldı. Yine vakurdu, ama birkaç damla yaşın sakallarına doğru yuvarlandığını gördü.
Önce Vahap askere alındı. 
Ardından da 1914'te henüz askerlik çağına gelmemiş Kurt Veli'ye yol gözüktü. Oysa daha yeni evlenmişti. On yedi-on sekiz yaşlarındaydı. Boyuna posuna bakmışlar, savaş hazırlığının yapıldığı günlerde eli silah tutar bulmuşlardı. Kurt Veli, Sivas’ın tarihi Kabakyazısı kışlasında eğitime başlamıştı.





4 27 Ağustos 1880

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder