Yayında Olan Eserlerim

25 Kasım 2017 Cumartesi

Söğüdün Gölgesinde 9


Çağrışımlar
Güher ana sabah erken, yorganına sarınmış titreyerek duruyordu. Bir süre karşısında yer yatağında uyuyan gelinine baktı. Biraz ileride elle yapılmış tahta beşikte bir yaşındaki torunu uyuyordu. Gelinini uyandırıp durumunu söylese miydi? Torun da uyanır diye kuşku duyuyordu. Bebeği uyandırmak istemiyordu. Ama üşümenin şiddetine dayanamıyordu. Gelinine seslendi:
“Leyla, kalk çok üşüyorum. Bana bir şey oldu”
Yün yatağın içinden başını kaldıran gelin, garip bakışlarla kaynanasına baktı.
“Ne üşümesi ana? İçerisi sımsıcak. Yün yatağın içindesin.”
“Biliyorum, sımsıcak, ama üşüyorum işte.”
Gerçekten dişleri dişlerine vuruyordu.
Gelin duvarın içine yapılmış ocağa iki loca tezek attı. Külleri karıştırıp tutuşmasını sağladı. Tezekler çıra gibi tutuşup yanmaya başladı. Biraz duman içeriyi sardı. Buna alışıklardı. Ocağın üzerinde sürekli tüten dumanda kalan kara bir iz vardı. Üç kişilik ailenin bütün yaşamı burada dönüyordu. Evin erkeği birkaç ay önce askere alınmıştı. Odanın bir kıyısında kışlık yiyecek torbaları duruyordu. Kerpiç duvarlar soğuğa ve sıcağa karşı korunaklıydı.
Toprak oda iyice ısındı. Güher Ana yün yatağa sarınmış oturuyor, küçük pencereden dışarıda yağan kara bakıyordu. Küçük bir ışıklık durumundaki pencere hayvan karın zarı ile kaplıydı.
Karın yağışı karın zarı ile kaplı pencereden pek belli olmuyordu. Dışarıda korkunç bir kar vardı. Tipi alabildiğine yağıyor, göz gözü görmüyordu.
Güher ananın dişleri zangırdadı. İçindeki düğümlenen söz yumağını gizleyemez oldu. İçi yanarak gelinine sordu.
“Bu karda kışta Ali’m ne yapıyordur şimdi?”
Gelin, derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilmez biçimde gözünü ykapayıp açtı. Kayın anasının ne soracağı soruyu biliyordu. Ama ne yanıt vereceğini bilmiyordu. Bir an durd.
“Ne bileyim, umarım kapalı bir yerdedir. Elbet onu düşünen büyükleri bir çaresine bakarlar. Bu karda kışta sefere sürecek değiller ya!”
Güher Ana kendini tutamaz oldu. Gözlerinden yaşlar damlamaya başladı. Güçlükle konuşarak anlatmaya girişti.
“Bu gece düşümde ne gördüm biliyor musun? Ali’im toz duman esen karda yürüyor, üşüyordu. Çok üşüyordu. İşte o zaman beni de bir titreme aldı. Bir ana çocuğunun yaşandığını duyar biliyor musun? Sen de duyarsın. Hele ilerde Zehra’nın başına bir şey gelmeye görsün. Uzakta olsa da duyarsın. Böyle bir duygu analık duygusu.”
Gözlerinde art arda gelen yaşlan arasında konuşması belirisizleşti. Konuşup konuşmadığı anşılmaz oldu. Sürekli gelinine oğlundan söz etmekten yorgundu.Gelinini rahatsız ettiğini biliyordu. Genç adının da bir suçu yoktu. Daha iki yıllık evliyken kocasını askere almışlardı. Seferberlik dene insan yeten canavar başlamıştı. Köyde genç ve orta kuşaktan kimse kalmamıştı. Ali de orta kuşaktandı. Yaşı otuzlardaydı. Daha önce askerliğini yapmıştı, ama seferberlik çıkınca yeniden askere alınmıştı. Güher Ana bu acımasız şanssızlığın bunalımını yaşıyordu. Oğlu askerlik yüzünden zaten geç evlnmişti. Tek kızı bir yaşına gelmişti. Düzen kurup yaşayacağı günlerde yeniden evini evini ocağını bırakıp gitmişti.
Gelin kaynanasına dikkatle baktı.
“Bir çorba yapsam iyi gelir ana. Bence senin üşümen korkudan yoksa oda sızcak. Yün yatak da öyle.”
Güher ana başı ile onayladı söylenenleri. Yün yorganı üzerinden atıp kalmaya çalıştığını gören gelini kuşku ile sordu:
“Nereye ana hani üşüyordun?”
“Üşümemin hiç bir şey. Gidip Ali Efendigilin eşiğe dua edeceğim. Ali’e yardımcı olsun çağırdığımız yer.”
“Peki” diye onayladı gelin Leyla.
Güher ana üzerine kendi eliyle ördüğü yün kazağı giydi. Kıyıda duran çarıkları sıkıca ayağna geçirip bağlarını sıkı sıkıya bağladı dışarı çıktı. Kar savruarak yağıyor, göz gözü görmüyordu. Ali’yi yeniden askere almışlar, Erzurum taraflarına doğru sefere götürmüşlerdi. Erzurum kışlarının yaman olduğu söyleniyordu. Güher Ananın yaşadığı köyün kışı onun yanında hiçti. O soğukta ne yapıyordu biricik oğlu? Üstünde kalın bir şeyler var mıydı? Kara kışa nasıl dayanırdı?
Kara bata çıka birkaç evin kapsını geçti. Gece boyu kar tepeleme yağmıştı. Kapıların önü karla doluydu. Henüz dışarı çıkan olmadığı belli oluyordu. Sabahın erken saatleriydi. Kangal köpekleri avlularda kıvrılmış yatıyorlardı. Köyde hemen herkes uyuyordu. Bir iki horz sesi, ahırlarda hayvanların derinden gelen homurtularından başka bir şey duyulmuyordu. Dudağında bir takım mırıltılar sürüyordu. Arapça bir şey bildiği yoktu. Bunun eksiğini de duymuyordu. Ali Efendilerin kanatlı kapı kapalıydı. Henüz kimse yanmamıştı. Kapı eşiğine eğilip niyaz etti. Doğruldu, ellerini açtı, yakarmaya başladı.
“Ey kurban olduğum Hz Hüseyin, ey mübarek ocak, Ali’me yardım et. Onu sakla bekle. O benim tek çocuğum. Başka yok. Sakla bekle, onu bana geri getir.”
Tüm sözler bir birini andırıyordu. Tümünde aynı dilek yankılanıyordu. Kutsal eşik, erenler evliyalar, oğlunu sağ esen kendisine ulaştırmalıydı. Oğlu zaten daha önce kaç yıl askerliğini yapmış, sırasını savmıştı. Ey büyük Tanrı hiç mi acıman yoktu Güher Ana’ya? Yıllardır bitip tükenmeyen seferberliklerde kaç oğlunu almıştı. Tek çocuğunu ona bağışlayamaz mıydı?
Dileği, duası bitince yeniden eşiği öpüp eve döndü. O artık Tanrıya söyleyeceği son sözü söylemiş, yakaracağı ölçüde yakarmıştı. Bundan sonrası çağırdığı yerin sorunuydu.
Titremsi ürpermesi de geçmişti. Genç gelin odanın içindeki kara ocakta çorba kaynatıyordu. Kışı çıkarmak unu bulguru özenle kullanıyordu. Zemheri ayına girilmemişti. Kışı başları sayılırdı. Soğuk karlı sabahlar birbirini izliyordu. Kış için hazırlanan çuvallar eridikçe eriyordu.
Henüz savaşın başlangıcıydı. Ne zaman biteceğini kimse bilmiyordu. Evdeki un bulgurla yaza çıkılacaktı ama yazın ne yapılacaktı?
Kıt kanaat yiyip içerek Güher ana üç kişilik aileyi bahara çıkarmayı başardı. Baharla birlikte doğa yeşerdi. Yoncalarda çayırlarda mantarlar çıkıyor su kıyılarında madımaklar yeşeriyordu. Bir kazan yeşilliğe bir avuç bulgur atarak kazanlar kaynıyor, köylü sabırla direnip yokluğu aşmaya çalışıyordu.
Karların erimesi ile köyün ilçeye ulaşım yolu açıldı. Askerlerden mektuplar, devlet kapısından haberler ulaşmaya başladı. Dört beş aydır dış dünyadan tümüyle kopuk köyde uğursuz haberler dolaşmaya başladı. Söylenenlere göre Doğu yönüne giden askerlerin tümü karda donup ölmüştü. Dedikodu önce sessizce söylendi. Doğuya giden askerlerin yakınına duyrulmamaya çalışıldı, ama haber kısa sürede herkese yayıldı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Kimi yaşlı analar dualar ederek oğlunun başına bir şey gelmemiş olmasını diliyor, ağlıyorlardı. Kimsenin kesin bir şey bildiği yoktu.
Çok geçmeden köye künyeler geldiği haberi ulaştı. Giden askerlerin ölüm bildirimleriydi bunlar. Yüzlerde hüzün ve gerilim bir yaşlı ana babalar, genç bacılar garip duygular içinde korkunç ateşin kendi yüreklerine düşmemesini diliyorlardı. Jandarma komutanı çavuş doğuda yaşanan olayları sakin bir dille anlatmaya girişti.
Gözü yaşlı beli bükük Güher ana elindeki sopaya dayanarak muhtar Cuma çavuşun elinde oldu. asker yakınları eli yüreğinde muhtarın evinde toplanıyor, yakınları üzerine bilgi alıyorlardı
Köyde yayılan dedikoduların doğruluğu anlaşılıyordu. Kahraman askerimiz karda Ruslarla savaşmış, çok kayıp vermişti. Tümü şehit olmuştu. Doğuya giden askerlerin adlarını okuyarak künyelerini dağıtmaya başladı. Köyden gbu cepheye gidenlerin tümünün künyesi ana babasına dağıtıldı. Sokakları ağıt, figan sardı. Köyü bir yas aldı.
Güher Ana kendi oğlunu sordu.
“Ali’mden bir haber var mı?
Komutan yalnız kendine ulaşan bilgileri iletiyordu Ali konusunda bir bilgi bulunmuyordu. Ölü mü, sağ mı belli değildi.
Güher Ana sevindi, ama rahatlayamadı. Çelişkili bir duygu yaşıyordu. Künyenin gelmemesi mutluluktu. Yaşam belirtisiydi, ama neredeydi, ne durumdaydı, aç mı, susuz mu, yaralı mıydı?
Komşular Ali’nin de öldüğü yargısına vardı. Uzun süre askerlik yapmış gaziler deneyimlerine dayanarak olayı değerlendiriyor, böylesine karda kışta bir savaştan sağ çıkılamayacağı yargısına varıyorlardı. Bir ağaç dibinde, bir kaya koyuğunda ölmüştü. Yemen gazileri kayıp askerlerin neden bulunamadığı üzerine ilginç anılar anlatıyorlar, Ali’nin de bu tür bir kayıplardan biri olduğunu söylüyorlardı.
Ne var ki, ortada acı bir durum vardı. Yas yeri ziyaretine gitseler gidemiyorlar, bilmezden gelseler edemiyorlardı. İçlerinden yalnız kalmış bir şehit anası duygusu içinde az çok yardımcı olmaya çalışıyorlar, güç durumlarda işlerine el atıp geçiştiriyorlardı.
Ama Güher Ananın içinde garip bir ferahlık vardı. Acıklı türküler söyleyip işe güce koşarken, oğlunun esenliği için dualar ediyor, torunu Zöhre ile oynuyor, torununa “bir gün eden gelecek” diye kendi kendini teselli ediyordu.
Ve yaşam sürüyordu. Soyunu sürdürme çabası en zor koşullarda, en acımasız ortamda ayakta kalmayı gerektiriyordu. Elinden iş gelmeyecek ölçüde güçsüz erkekler ve kadınlar yaşamak için doymak için üretmek zorundaydı, ama nasıl?
Tarlalar ekilmez, çayırlar biçilmez olmuş, açlık ortalığı sarmıştı.
Köyün yakınında geçen kara yolunda o güne değin görülmemiş demir araçlar içlerinde kızıl suratlı, sarı saçlı adamlarla yel gibi uçarak geçiyorlardı. Cadde diye adlandırılan Halep’e, Bağdat’a, Hac’a doğru uzanan yoldan geçen bu garip araçları görenler korkulu gözlerle gördüklerini anlatıyorlardı.
Köye arada bir jandarmalar geliyor, “askere erzak taşınacak. Kimin ne kadar bineği varsa yola düşecek diye buyrumda bulunuyorlar, yaşlı, çocuk, kadı kız kim varsa yola vuruyorlardı. Güher Ananın ne bi binek havanı, ne de sırtında yük taşıyacak gücü vardı. Gelini Leyla  ise emziklikte bebeği olduğu için  bu görevden uzak tutuluyordu.
Açlığa bakımsızlığa dayanamayan hayvanlar ölüyor, etleri kapılıp yeniyordu. Kimsenin kimseye acıdığı, üzüldüğü yoktu. Herkes başı gailesinde gününü akşam etmeye çalışıyordu. Anlarda acılar, anlarda gülünç olaylar yaşanıyordu. Yaşam anlarda vardı.
Güher Ana aksayan adımlarla arada bir Muhtar Cuma Çavuş’a uğruyor oğlundan bir mektup, bir bilgi olup olmadığını soruyordu. Yine bir umut diyerek muhtarın evine gittiğinde muhtarın evinde jandarmalarla karşılaştı. Oğlum Aliden bir haber var mı diye sordu. Jandarmalar ne biliyorlardı ki ne söylesinler?
Jandarmalar başka bir sorun nedeniyle gelmişlerdi. Cepheye iaşe taşınacaktı. Dizi tu­­tanlar Kangal'a toplanı­yordu. Kişi başına bir öl­çek, bir mucur yükleniyordu. Bu yük Divriği'ye iletilecekti. Ayaklar çarık, şalvar içinde kadın­lar yükleniyordu yükü. Karı yara­rak ilerliyordu topluluk. Kadınlar üst üste uyuyorlar, birbirinin sıcağı ile ısınmak, canlı kalmak istiyorlardı. Bir savanın üzerinde on, on iki ka­dın uyuyordu. Yol üstünde ölü hayvan leşleri ne bulurlarsa közleyip yiyorlardı. Tuz, ekmek bulmak olanaksızdı. Tuzsuz cıvık herle yapıp yemek bir mutluluk oluyordu. Açlarından köpük kusuyorlardı. Güher Ana yaşananları duyuyor, umursamaz dinliyordu. O ne acılar yaşamamaıştı ki?
Jandarmalar ayran ,çerek bekliyorlardı.  Bineği olanlar Divriği'ye iaşe taşıyacaklardı. Muhtar, tek öküzü olan Gök Veli'ye gelip dam­dan bağırdı.
“Hazır ol Veli Ağa sen de iaşe taşıyacaksın!”
Boncuk gözlü olduğu için köyde Gök Veli” diye anılan Veli ağa umursamaz biçimde karşılık verdi:
“Olur Muhtar sen var, ben öküzü alır, hemen gelirim.”
Muhtarın uzaklaşmasına kal­madı ki, Gök Veli ahırda kalan tek öküzü kapnın önüne çıkardı, bıçağı çaldı. Karısı şaşırmış bağırıyor, öküzün kesilmesine engel olmak istiyordu:
“Dur, herif, kudurdun mu? Ne yapıyorsun?”
Gök Veli, öküzü kesmeyi sürdürüken karşılık verdi:
“Kız avrat, sen karışma, bu öküz ölecek, yanı sıra ben de öleceğim, bırak da şunun etini yiyelim!”
Gök Veli’nin geciktiğini gören muhtar, yeniden damda belirdi.
“Haydi Veli Ağa, öküz hazır mı?”
Gök Veli, kızgın biçimde söylend
“Ula Muhtar, aha ben öküzü kestim. Bu yaştan sonra ne silah taşırım ne de yiyecek, Yiğitsen sen de öküzünü kes.”Ardından dağları eşkıya­lar sardı. Asker kaçaklarının kimileri eşkıyaya dönüştü. Eşkıyalar köyleri basıyorlar, ne bulurlarsa alıp gidiyor­lardı. Kimse kimseye acımıyordu. Eşkıyalar da bölümlere ayrılmıştı.
İkide bir köyde bir haber yayılıyordu.
"Eşkıya basacak!"
Kadınlar köyü bıra­kıp dere kıyılarına, mağaralara gizleniyorlar, gizli sığınaklar arıyorlardı. Özellikle akşam üzeri yayılan korkutucu haber dalgası genç kadınları deliye çeviriyordu. Ama karanlık bastıktan sonra nerden sızacağı belli olmayan bu vahşete karşı savunma olanağı kalmıyordu.
Yine böyle korkulu bir söylentinin ardından kadınlar dağa kaçıp dere koyaklarına saklanmışlardı. Sürekli yayılan dedikodulardan yorulan Çeldir lakabıyla anılan Ayşe Metin uyuya kalmış, eşkıyalar köyü bastıklarında eşkıyaların eline düşmüştü. Eşkıyalar, yiyecek içecek ne varsa almışlar, ardından ziynet, para, takı türünden eşyaları vermesini istemişlerdi. Ayşe Karının nesi vardı ki, nesini versin? Ne Ayşe kadında verecek değerli bir eşya, ne de eşkıyada insaf acıma vardı. Bir şeyler sızdırmak için iyice dövmüşler, çenesini kırmışlardı. Kadın bütün yaşam boyu kırık çene ile yaşamak zorunda kalacaktı.
Günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara ulanarak sürüyordu. Yaşam, doğayı olduğu gibi olan ortamda yaşamaktan başka bir şey değildi. Bir bitki, bir hayvan bir böceğin yaşamı gibi. Ne varsa onunla yetinerek yaşamak gerekiyordu.
Günler günlere, ayalar aylara, yıllar yıllara ulanarak zaman akıyor, zor koşullarda da yaşam sürüyordu.
Bir gün “seferberlik bitmiş” müjdesi yayıldı. Askere gidenlerin dönüşü başladı. Her asker topluca sevinç gösterisi ile karşılanıyor, bağırlara basılıyordu. Günaşırı köye bir savaş gazisi dönüyor, ocağına kavuşuyor, çifte çubuğa sarılıyordu. Köy yeniden canlanıyor, insanlar seviniyordu.
Ali’den haber alınmayalı yedi yıl olmuş, bütün umutlar kesilmişti. Yine de Güher Ana sabırla oğlunu bekliyor, bir an önce dönmesi için yolların açılmasa dualar ediyordu. Dul gelin Leyla’nın ise dayanma gücü kalmamıştı. O yıllar önceden eşinden umut kesmişti. Askerden dönelerden biriyle evlendi. Ali’nin evine malına mülküne sahiplenecek kimse de olmadığı için yeni eşini de kendi evine alıp yaşamaya başladı.
Güher ana bir anda kendi evinde sığınç durumuna düşmüştü. Tarlayı, toprağı işleyecek gücü yoktu. Gelin ile yeni kocasının eline bakıyordu. Bir türlü gelininin başkası ile evlenmesine katlanamıyor, kargışlar yağdırıyordu.
“Bu gelin bu gelin, Ali’min evine koca getirdi. Ali’min üstüne evlendi”
Sessiz çığlığa dönüşmüştü adeta. Duvar diplerine oturuyor, kendi kendine yanık türküler mırıldanıyor, ağlıyor, gelinine yazgısına kargışlar veriyor, kendi kendini teselli ediyordu.
“Ali’m gelecek.”
Komşular, haline acıyıp gerçeği kabullenmesi için kaıl veriyordu:
“Ali askere gideli bunca yıl oldu. Herkes döndü bak. Sağ olsa şimdiye dönerdi. Gelini boşa suçlama. Genç kadın ne yapsın? Ali gideli yedi yıl oldu. Daha kaç yıl bekleyecek. “Kız anam, suçlama gelinini yıllar oldu bir haber ucar gelmedi, Ali’nin şimdi kemiği sümüğü çürümüştür” diye yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Ne var ki Güher Ana’yı inandırmak imkansızdı. Giderek gözleri de görmez olmuş, adı Kör Güher diye anılmaya başlamıştı. Ağlaya ağlaya gözlerini kör ettiği söyleniyor, Tanrıya isyan etmemesi gerektiği, başına gelenlerin Tanrı’ya isyan yüzünden olduğu anlatılıyordu.
Kör Güher sürekli diretiyordu:
“Ali’m ölmedi. Ali’m uca, sapa bir yere düştü, bakın ben öleceğim, siz kalacaksınız. Bir gün Ali’m gelecek. Bu Leyli, Ali’min evine koca getirdi” türünden sözlerle gelinini kınıyordu.
Dinleyenler, zavallı ananın olamayacak olaya inanmasına, kendini kandırmasına acıyorlar, seferberlikten dönmeyenler üzerine örnekler verip, umut kesmesini öğütlüyorlardı. Ne var ki, yaşlı ananın gözlerinde yaşlar süzülüyor, “Ali’m yaşıyor, Ali’m yaşıyor” diye diretiyordu.
Günün birinde yaşlı Güher Karı öldü. Gelini de yeni eşinden doğan çocuğu ile Ali’nin evinde yaşamını sürdürmeye koyuldu. Savaş sonrasının yaraları sarılmaya çalışılıyor, köylü dirlik düzen kurmak için yarışıyor, doğal yaşam olağan akışında sürüyordu. Tarlalar kara sabanla sürülüyor, ekinler elle biçiliyor, kağnılarla taşınıyor, harmanlarda çakmak taşlı dövenlerle sürüyor, yabalarla savruluyor, kışlık yiyecekler çuvallarda korunuyordu. Ardıç ağaçlarından yapılmış toprak damlar, kerpiç duvarlar, küçük pencereli odalar, büyük baş hayvanların kışladığı ahırlar, küçükbaş hayvanların korunduğu ağıllar insanoğlunun yaşam olanaklarının uzamlarıydı. Yüzlerce yıldır hiçbir hizmet verilmeyen topraklarda insanlar soylarını sürdürebilmek için her tür sıkıntıya dayanıyor, doğaya karşı direnme savaşı veriyorlardı. Savaşlar bitmiş, toplumsal sağalma dönemi başlamıştı.
Savaşlar, yaşanan açlıklar, çekilen sıkıntılar duvar dibi sohbetlerinde konu oluyor, o olayları yaşamamış yeni kuşağa anlatılıyordu. Kimler askere gitmiş, kimler ne olaylar yaşamış, kimler ölmüş, kimler kalmıştı.
Bir sabah Kör Güher’in ölüm haberi köye yayıldı. Yaşı iyice ilerlemiş olduğu için pek üzülen olmadı. Hatta ele avuca düşmeden öldüğü için sevinenler de oldu. Kimileri “Kurtuldu, zavallı çok acı çekiyordu. Şimdi Ali’sine kavuşmuş mutlu olmuştur” diye söylendi. En çok rahatlayan gelini Leyla oldu. İnsan yükü ağırdı. İşten güçten düşmüş, çenesi düşük bir koca karıdan kurtulmuştu. Ali’den kalan eve tümüyle yayılıp gelecek günlere açılacaktı. Bu arada yeni evliğinden bir olu olmuştu.

1927 yılının bir bahar gününde, çobanlar koyunları otlatırken köyün kuzeyine düşen Kurtkulağı tepesinde bir yolcu belirdi. Koyunlarını yayan çobana yolcunun yüzü az çok tanıdık geliyordu, ama tanıyamamıştı. Çoban, selamlaşmanın ardından, kim olduğunu, nere gittiğini sordu. Yolcu Mamaşlı Tokuş Ali olduğunu söyledi.
Yıllar önce öldü sanılan Tokuş Ali köye dönüyordu. Üzerinde lacivert bir takım giysi, başında değişik bir şapka vardı. Geçen zaman diliminde daha olgun bir görüntü almıştı. Buğdaysı yüzü parlıyordu. Yolcu birkaç tümce ile yıllarlık zaman boşluğunu doldurma gereğini duydu:
Tokuş Ali, 1915’te Sarıkamış’ta Ruslara tutsak düşmüş, on iki yıl Dağıstan’da bir Rus köyünde yaşamış, evlenmiş, iki oğlu olmuştu. Sonra köyüne dönmesine izin verilmiş, eşini iki oğlunu bırakmış, özlemine dayanamadığı Kangal’ın Mamaş köyünün yolunu tutmuştu.
Köydeki evinde eşi, başka biri ile yaşıyordu. Askere giderken gebe olan eşi doğurmuş, ondan bir kızı olmuştu. Öz kızı Hatice 12 yaşında buğday benizli dal gibi bir kızdı. Kızının öz adı unutulmuş, “mınnış, mınnış” diye sevilirken, Mınnoğ lakabıyla anılır olmuştu.
Eve vardığında bir yıkım olacaktı. Çoban, Tokuş Ali’yi lafa tutarken, yamağı ile köye bir haber ulaştırdı:
Tokuş Ali giyinmiş kuşanmış pırıl pırıldı. Rusya yılları adeta yaramıştı.
Tokuş Ali, özlem içinde kıvranıyor, bir an önce köye ulaşmak istiyordu. Çobanla ayaküstü söyleşinin ardından yola koyuldu. Öylesine hızlı yürüyordu ki, önü sıra koşan çoban yamağına yetişecekti. Ama yamak ondan önce köye girmeyi başardı. Bir anda haber bütün köye yayıldı. Tokuş Ali askerden dönüyordu!
Eşi Leyla’ya –köyde Leyli diye çağrılıyordu- haber, köyün üzerindeki Kaşlık düzlüğünde davar sağarken ulaştı. Bu sırada eyli, ikinci evliliğinden ilk çocuğu ile Tokuş Ali’nin evinde yaşıyordu.
Leyli, eve de haber iletti,
“İsmail’in beşiğini alıp Osman’ın evine götürsünler.”
Osman hemen yakındaki komşusu oluyordu. Bebeğin bir an önce evden uzaklaşması gerekiyordu. Kendisi de hemen süt sağma işini yarıda kesip eve koştu.
İsmail ikinci evliliğinden doğan altı aylık bebekti, beşikte uyuyordu. Yıllar sonra köye dönen Tokuş Ali’yi adeta bir yıkım bekliyordu. Yaşananlar kendisine nasıl anlatılacaktı?
Bahçesindeki top söğüdün gölgesinde günün tadını çıkaran Kurt Veli dedeye olanlar anlatıldı. Kurt Veli, Şah İbrahim ocağı soyundan delen bir dede çocuğuydu. Beş yıl önce Batı Cephasinden dönmüştü. Tokuş Ali’den on yaş küçüktü. Ama dede olduğu için Tokuş Ali Kurt Veliyi çok sever ve sayardı. Kurt Veli, Kaşlık düzlüğünden yaşağı doğru inen Tokuş Ali’yi yanına çağıdı:
“Ali, Ali buraya gel. Sana anlatacaklarım var. Birlikte gideriz senin eve.”
Tokuş Ali yılların ardından ne gibi olaylarla karşılaşacağını bilecek ölçüde zekiydi. İkiletmeksizin Kurt Veli’nin yanına geldi. Sarılıp kucaklaştıktan sonra cebeinden çıkardığı Rus sigarasını uzattı.
Tokuş Ali köyde bomboş evi ile karşılaştı. 12 yaşına gelen Kızı Hatice, boş gözlerle kendine bakıyordu. Komşular çevresine toplandı. Olanları yalın sözlerle özetlemeye çalışıyorlardı. Babası, çoktan ölüp gitmişti, Son dileği Ali’sini kucaklamak olan anası Kör Güher de şu yakınlarda ölmüştü. Yıllardır kendisin de haber ucar gelmeyince, karısı Leyi, Numan’la evlenmişti. Kader oyunu karşısında, kimsenin kimseyi suçlayacak durumu yoktu.
Tokuş Ali’ye gelince: Dal gibi genç olarak gitmiş, orta yaşlı bir olarak dönmüştü. Ardan on iki yıl zaman geçmişti. O ne yapmıştı? Asıl merak edilen konu buydu.
Tokuş Ali yılların boşluğunu birkaç sözlük öykü ile doldurdu: Ruslara esir düşmüş, esirlik döneminden sonra Rusya’da bir Rus köyünde yaşamıştı. Bir Rus kızı ile evlenmiş, iki oğlu doğmuş, eşinin ölümü sonrasında, ülkesine dönmesine izin çıkmış, o da dönüp gelmişti.
Kurt Veli ile birlikte içeri girdiklerinde toprak damlı boş ev sıcağı soğumamış ölü gibi öylece duruyordu. Bir ev için gerekli herşey yerli yerinde duruyor, ama içeri bomboş bulunuyordu. Avlunun çatısını tutan ardıç ortadirek koyu kahverengi görünüşü ile yerli yerindeydi. Karşıda duran tandır ocağının dumanı yeni sönmüş gibiydi. Sabah erken saatlerde tandırda ekmek pişirilmiş olmalıydı. Ocağın yanındaki duvarda un eleği asılı duruyordu. İçerisi insan kokuyordu. Hem yaşıyor, hem de ölmüş gibi bir durum yaşanıyordu. Kurt Veli, hüzünlü gözlerle içeriye bakan Tokuş Ali’ye baktı. Ne söyleyeceğini bilemez durumda ağzından gelişigüzel sözler kendiliğinden dökülür gibi oldu:
“İnsanın nefesi evin direğidir. Leyli, evi korudu. Yoksa şimdi on iki yılda yıkılır peğ olurdu. Kadının bir suçu yok Ali.” Dedi. Sonra ekledi “Bu yazgı Ali”
Neydi yazgı olan? İnsanın istenci ile yönlendiremediği, gücünün erişmediği bir güç. Yaklaşık her ocağın öyküsü birbirini andırıyordu. Yıllardır bitip tükenmeyen savaşlar, köyü eritip bitiriyordu. Anlatmakla bitmeyecek olaylar zamanla unutuluyordu.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder