Yayında Olan Eserlerim

25 Kasım 2017 Cumartesi

Söğüdün Gölgesinde 2

2.
Şah İbrahim Veli Ocağı
Kurt Veli’nin evi, Şah İbrahim Veli ocağıydı. Ocağın kökü Malatya Mezirme üzerinden Erdebil’e, Hatayi’nin dedesi Şah İbrahim’e uzanıyordu. Bu nedenle ocak kendini “Şah İbrahim Veli Ocağı” olarak adlandırıyordu.
Ocak Anadolu’ya, Malatya'nın Mezirme köyünden dağılmıştı. Malatya'nın Hekimhan ilçesine bağlı olan köy kayalar arasına gömülmüş bir kaleyi andırırdı. Geçmişin derinliklerinde kendini saklamak ister gibi iki derenin arasına gizlenmişti. Dağlar arasında yol aşmaz, kervan geçmez bir kuytuda yer alıyordu. Ocağa bağlı. Aleviler arasında bir tür kutsallık kazanmıştı. Bir ozan köyün tinsel değerini şöyle dile getiriyordu:

Sabah namazında çıktım hozan’dan
Devah edin Mezirme’ye varınca
Emanetim vardır giden yocuya
Devah edin Mezirme’ye varınca

Şeyh Safi’nin gediğine çıkınca
Erdebil’in gonca gülü kokunca
Ballıkaya’nın balı akınca
Devah edin Mezirme’ye varınca

Belini vermiş taşa kayaya
Şah İbrahim dersi verip okuya
Yılan boğazından buğday akıta
Devah edin Mezirme’ye varınca

İsyani’nin dideleri kan ağlar
Üç yüz dörde kadem bastığı çağlar
Şah İbrahim yaramıza em bağlar
Devah edin Mezirme’ye varınca

Mezirme, inanç ve duygu motifleri ile süslü bir Anadolu köyüydü. Köyün en önemli ögesi ise Karadirek, geleneksel cem odasının ortasında yer alan kara renkli düz düz bir direkti. Direği, tekenin kurucusu Şah Veli’nın Erdebil’den gelirken asa olarak elinde getirdiğine inanılırdı. Şah Veli, ocağını develere yükleyerek Erdebil’den çıkıp Mezirme’ye getirmişti. Daha sonra bu asa yapılan cem evinin orta direği olmuş ve cem evi “Karadirek tekkesi” olarak tüm taliplerce kutsanmaya başlanmıştı.
Karadirek tekkesi, 16. yüzyılda Hacı Bektaş Tekkesinin Osmanlı ile bütünleşmesinin ardından ayrı bir önem kazanmış, Kızılbaş direniş ve dayanışmasını pekiştirecek bir işlev üstlenmişti. Osmanlı yönetimi ile uzlaşan Hacı Bektaş tekkesine karşı, İran Türkmenlerince görevlendirilen dedelerin otağı olmuştu. Safevi yönetimi bu dedeler aracılığı ile Anadolu içlerinde Türkmenleri örgütlemiş, yollunu yitiren Osman oğullarına ve onun denetimine girmiş Hacı Bektaş tekkesine karşı talibi diri tutmuştu.
Ocağın yayılımı sırasında “Kurt ocağı” olarak bilinen aile ilk olarak Malatya’nın Sülmenli köyüne göçmüştü. Buraya yerleşen ailenin Mezirme ile sıkı ilişkisi sürüyordu. Aile büyüğü Kurt Veli, Mezirme’deki akrabalarından Hacı Ali ile musahip kardeşi oluyordu. O sıralarda, Mamaş’a yerleşmiş ocağa bağlı talipler Mezirme’den kendilerine bir dede ocağı göndermesini istiyorlardı. Ne olduysa o günlerde oldu, Sülmenli’deki ocak bireyleri arasında tatsızlık çıktı. Ocak ikiye bölündü. Kurt Veli, Mamaş’a göçmeye karar verdi. Kardeşi Kurt Hüseyin’i yer tutmak üzere Mamaş’a yolladı. Kendisi de Musahip kardeşine veda etmek üzere ailesi ile birlikte Mezirme’ye gitti. Bir iki günlük konukluktan sonra ayrılık günü geldi. Sarı Dede önlerine düştü. Tüm akrabalar yolcu etmeye gelmişti. Mezirme çıkışında Güşana Yunağı’na kadar topluca yüründü. Zaman dizgesi yıllardan 1857 yılını gösteriyordu. Bu sırada daha sonra Ali Efendi diye ünlenecek Ali bir iki yaşında seyrek sarı saçlı kucakta taşınan tobik bir bebekti. Mamaş’a göç böyle bir olayla anlatılıyordu.
Mamaş’ın konumunu görmek üzere Kurt Veli’nin kardeşi Kurt Hüseyin Mamaş’a gelip yurt tutmuştu.
Ocağın kendine özgü köklü bir geleneği vardı. Dede olarak topluma kılavuzluk etmesi beklenen çocukların bu göreve yaraşır yetişmesine özen gösterilirdi. Aile bireyleri geçmişin dumanlı öyküleri ile büyürler, görev bilinci içinde yetişirlerdi. Bu ilkelerin başında inanç ilkelerini öğrenip özümseme ve özel yaşamında bu ilkeleri uygulama geliyordu. Ocakta yetişen erkek çocuklarının okuryazar olması zorunluydu. Ayrıca bağlama çalmaları gerekiyordu. Bağlama çalmayan dede yarım dede sayılıyordu.
Çevrede ocakla ilgili bir dizi söylence anlatılırdı.
Mamaş’a yerleşen Kurt Veli Dede bir kış gününde yanında aşığı ile at üzerinde Malatya’ya dedeliğe çıktı. Binek hayvanı dışında hiçbir ulaşım aracının bulunmadığı bir dönemde dede ile aşık atlarına binmişler kara kılıflı bağlamaları sırlarına sarmış köyleri geziyor, inanç törenlerini yerine getiriyorlardı. Sarkık bıyıklar kış soğuğunda buz tutarak kendi ocaklarına bağlı köylere doğru yola çıkmışlardı. Şah İbrahim Veli ocağın köylerinde “görüm” yapacaklardı. Bir köyde görüm yaptıktan sonra pek sevdiği Eğribük köyüne yöneldi. Kar yarı bele geldiği ortamda, atlar yürüyemiyordu, Dede ile âşık atları yedeğe alıp karı yararak yollarını sürdürüyorlardı. Bir köyün yakınından geçerken,  iki dağın arasında yemyeşil bir vadi ile karşılaştılar. Çobanlar yeşil çimenleri otlayan koyunların mutluluğu ile kaval çalıp dinleniyorlardı. Dede, onların mutluluğunu paylağma düşüncesi ile çobanları selamladı. Daha dedenin ağzını açmasına zaman kalmadı, çobanlar dede ile aşığı alaya alıp hakaret etmeye başladı. Alevi dedeler ve erginler sakallarına makas vurmazlar, sakal uzayabildiğince uzardı. Bu sakal biçimi Alevileri Sünnilerden ayıran en belirgin görünüm ayrılığı idi.
Çobanlar kavalı koyunu unutmuş yolculara verip veriştiriyorlardı.
“Ayıya bakın ayıya! Ayıların sakallarına bakın. Hey ayılar alaca değneğiniz nerede?” diye alaya alıyorlar, saçlarına sakallarına sövüyorlardı. O anda, Kurt Veli Dede yanında duran aşığına atının yularını tutmasını söyledi. 
“Yetiş ya Şah İbrahim” diye yürekten çağırdı.. “Kırk damarda bir damarım sana çektiyse, şu ağzıkarlar yanında yüzümü kara çıkarma” diye seslendi. Bir kurt donuna bürünüp sürüye daldı. Artık söz kurdundu, köpeklerin dişleri kitlenmiş, ol­dukları yerde kala kalmışlardı. Çobanlar gördüklerinin etkisiyle çıldırmış, bağırarak köylerine doğru kaçtılar.  Dede yeniden atına bindi aşığı ile yolunu sürüdürdü. Karı yararak bir süre yoş aldık, almışlardı ki, bütün köy arkalarından onlara ulaştı. Çobanlar köye varıp olup bitenleri anlatmışlar, ama anlatılanlara inanmayan köylüler sürünün yanına geldiklerinde olayın gerçek olduğunu anlamıştı. Hatta erken doğduğu ıiçin ağıllarda beslene emlik kuzuları da kurt parçaladığını görmüşlerdi. O zaman bu kişinin ermiş kişi olduğuna inanmış, yakalayıp kendilerini, bağışlatmak istemişlerdi. Kurt Veli Dedeyi bulduklarında eline ayağına kapanıyor, yalvarıyor, ağlaşıyorlardı. “Dede seni köye götüreceğiz, biz yolumuzu bulduk. Sen bizim dedemiz olacaksın.” diye diretiyorlardı. Dede dayanamayıp kabul etti.
“Siz bu yola inandınız, iman getirdiniz. Benden de size bir yadigâr kalsın.” diyerek elindeki kutsal asayı yere attı. “Burada bir orman olsun. Benim adım olarak saklayın” edikten sonra, köy halkına uyarak köye gitti. Bir görüm yapıp tümünü Hazreti Ali'nin yoluna soktu. O asasını attığı yerde koca bir orman oluşmuştu. Köylüler ormana. “Kurt Veli Koruluğu” adını vermişler ve korumaya almışlardı.
Günümüzde söz konusu olayın geçtiği yerde bir çam koru bulunur. Bu çam korunun olduğu yere köylüler hiçbir biçimde dokunmazlar. Bir tür doğal yaşamı koruma alanı gibi kalır. Bu gelenek geçmişten günümüze böylece sürer. Aralarında yıllar önce bu çamlardan kesip ev yapanların evlerinin başlarına yıkıldığını ve bu ağaçların gece yılan olup boyunlarına dolandığı söylencesi anlatılır. Bu tür söylenceler çam koruluğun kutsallığını halk ruhunda pekiştirir. Son yıllara kadar köylüler bu koruluğa gelip kurbanlar kesmişlerdir.

Çam koruluğunun olduğu yere köylüler hiçbir şekilde zarar vermezler ve bu gelenek günümüze değin sürer. Bundan uzun yıllar evvel bu çamlardan kesip ev yapanların evlerinin başlarına yıkıldığına ve bu ağaçların gece yılan olup boyunlarına dolandığına dair inançlar bu çam koruluğunu daha da kutsal bir yer haline getirmiştir. Son yıllara kadar köylüler bu koruluğa gelip kurbanlar kesmişlerdir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder