Yayında Olan Eserlerim

11 Kasım 2017 Cumartesi

Öykü: DÜŞ İKİZİ

Oldum olası bu tür sorun olabilecek işlerden tedirgin olur, uzak durmaya çalışırım.
Sevmem sevmesine ya, yılanın sevmediği ot deliğinin önünde biter örneği tüm bu tür işler gelip eninde sonunda beni bulur. Yüzümüzün yumuşaklığından donumuzun yaşı kurumadı der yapmak zorunda kalırım. Başımdan geçen son olayda da tüm bu duyguları yaşadım.
Yoksul bir yakınımın düğünü için eşimle birlikte İzmir'e gittik. Düğün sahipleri eşimin uzaktan akrabası Makedonya göçmeni bir aileydi. Varlıklı bir ailenin görgüsü içinde son derece ölçülü düzeyli insanlardı. Saygılı biçimde kızlarına takacakları altın takıları Kemeraltı’ndaki tanıdık bir kuyumcudan alıp gelmemi dilediler. Tüm erkeklerin düğün hazırlığı içinde koşuşturduğu bir ortamda böyle bir isteği geri çevirme şansım yoktu. Eşimi içeriye çekip bu işi üstlenmek istemediğimi söyledim se de söz geçiremedim.
«Sanki çok ağır bir şeymiş ne var şuradan atlayıp konak'a geçeceksin. Takıları alıp geleceksin. Yüksünüyorsan ben gidip getireyim.» diye çıkıştı.
Bir karşı sav gücüm kalmamıştı. Yine de direnecek bir gerekçe buldum:
«Hani bu altın, takı işi sorunlu olur. Eksik çıkar, kayıp olur sonra arkamızdan söz söylenir.» diye gerekçe gösterip direttiysem de söz geçiremedim.
«Ne eksik çıkacakmış, alacağın belli, vereceğin belli. Herkesin işi var senden bir ricada bulunduk git şu takıları al gel, ayıptır.»
Söz bağlanmıştı. Bir söz söyleyecek gücüm yoktu.
«Peki deyip söylediğini kabul ettim. Alınacak takılar ince ayrıntı ile bir kağıda yazılmıştı. İki altın yüzük, dört bilezik, bir altın zincir, kolye ve iki küpe. Karşılığı da daha önceden konuşulduğu için kuruşu kuruşuna bir deste para olarak teslim edildi. Sıkıca sarılmış parayı alıp kot pantolonumun ön cebine yerleştirirken, varlıktan yokluğa düşmüş bu ailenin bunca parayı dişlerinden tırnağından arttırıp kızlarına takı parası olarak biriktirmeleri içimi sızlattı. Üzerine bir lastik geçirilip sıkıştırılmış para demeti ter kokuyordu. Göğüslerinde ya da yastık altıda koruyarak biriktirmiş olmalılardı. Şemik'lerde küçük, eski bir bağ evinde yaşıyorlardı. Yıllar önce Türkiye'ye göç sırasında Üsküp'teki tüm varlıklarını bırakıp Türkiye'ye göçmüşler kendilerine verilen olanaklarla yaşamlarını sürdürmeye koyulmuşlardı. Çocuk yaşta Türkiye'ye gelen ilk kuşak yaşlanıp dede nine olmuş torunlarının düğün mutluluğunu yaşama sevincini taşıyorlardı. Eski günlerdeki varlıkları ile övünmezler, yoksulluklarını belli etmemeye özen göstererek konuklarını en iyi biçimde ağırlamaya çalışırlardı. Verilen para kot pantolonun ön cebinde bir şişkinlik yapıp beni rahatsız etse de, orada daha güvenceliydi, bu tedirginliği önemsemeden üzerime ince deri ceketimi giyip yola düştüm. Hazır zaman kazanmışken İzmir özlemimi de gidermek istiyorum. Bir bakıma evden kurtulduğuma, gelip giden konuk sağanağından, kucaklaşma, hal hatır söyleşisi, yaşlanmışsın, seni iyi gördüm türünden anlamsız konuşmalardan kurtulup kendimi dışarı attığıma sevinmiştim. Gerekçeli kaçak zaman dilimini sonuna kadar özgürce kullanıp düğün saatine yakın evde olmak istiyordum. Önce banliyö treni ile Karşıyaka istasyonunda inip şimdilerde geleneksel kahveye dönüştürülen istasyon binasına girdim. Eski sokaklar eski yapılar tanıdık bir yüz gibi gülümser belleğimde. Buralarda geçmişime gençliğime dönerim. Duygular düşünceler titreşir bilincimde. Karşıyaka ve Karşıyaka istasyonu da bir an beni alıp eski günlere götürdü. Cumartesi günleri istasyondan iskeleye uzanan yol araç akışına kapatılır, yayalar boylu boyunca geniş yolu doldururdu. Gençler sevgi, yaşlılar tanıdık yüzler arardı. Karşıyaka Ernst Hemingway'in Paris betimlemesini andırırdı. Hep onun «Gençliğimizde bir kez Paris'te olduysanız tüm yaşam boyu Paris’i anacaksınız...» türünden sözlerinin Karşıyaka için söylenmiş olduğunu düşünürdüm. Akşam üzerleri ünlü kokoreççi istasyon yakınlarında tezgahını kurar kuyrukta bekleyen müşterilere bağırarak malını övgüyle pazarlardı:
«Paranla bok ye, kokoreç!»
Müşteriler gülümseyerek sırada bekler, kokoreçlerini alırlardı. Eski dünleri arayışım geçmişe mi özlem, yoksa gençliği mi özlemdi, bilemiyordum.
Bu düşünceler içinde dalgın otururken önüme konan çayla kendime geldim. Bir an elimi telaşla ön cebime attım. Oh çok şükür para yerindeydi. Telaşım kim müşterilerin dikkatini çekmiş olmalı ki garip garip bakanlar oldu. Alçak sesle birbirine ne olup bittiğini soranlar dikkatimi çekti. Benim rahatlamam onların da kendi dünyalarına dönmelerini sağladı. Taş oynuyorlar, sigaralarını tüttürüyorlar, demli çaylarını yudumluyorlardı. Çoğunluğu emekli yaşlılarda zamanlarını nasıl geçireceklerini bilmeden, karı dedikodusundan uzak, kendilerini kahvelere atıyorlardı. Bir an onların duygularını paylaşmak istedim çay getiren çocuğa köşedeki büfeden bir paket sigara alması için para çıkarmaya kalktım. O anda yaptığım yanlışı anladım. Kendi cüzdanım yerine bana emanet edilen para destesini çıkarmıştım. Korku ile çevreye bakarak para bestesini cebime sokup deri ceketin iç cebinden cüzdanı çıkarıp çocuğa on lira uzattım. Çocuk «Hangi sigara olacak ağabey» diye sorduğu sırada ilerde genç bir adamın bizi dikkatle izlediğini gördüm. Çocuk bir iki dakika içinde benim istediğim hafif sigarayı getirmişti. Acele ile sigaramı yakarken bende içimdeki sıkıntı tedirginliğe dönüşmüştü. Yaşadığım anın tadını özümsemek için sigarayı yarı yerine kadar içip kendimi kahveden dışarı attım. İskeleye uzanan caddede kalabalığa karışıp ilerlerken rahatlamıştım. Ne olur ne olmaz diye bir kez ardıma bakma gereğini duydum. Gerçekte bu duygu bende 12 Eylül dönemi günlerinden kalan bir alışkanlıktı. Sivil polislerin sürekli tedirgin ettiği o günlerde bir vitrin camı önünde durup izlenip izlenmediğimi denetler, arkamdaki kuşkulu gölgeleri izlerdim. Bu denetleme alışkanlığı bir süre sonra bende korkunç bir duyu geliştirdi. İzlendiğimi anında sezer oldum. O dönem için gerekli bu davranışım bir süre sonra alışkanlığa dönüştü. Hangi kahveye gitsem sırtımı duvara verip girip çıkan izler oldum. Yaşadığım olaylar yüreğinde derin yaralar açmıştı.
İskeleye uzanan yolda bir vitrin önünde durup arkamı kolaçan ettiğimde, demin kahvede karşımda oturan kılıksız genç adamın yavaş adımlarla ardımdan geldiğini gördüm. Pis bakışları kalabalık üzerinde geziniyor sonra benim üzerimde yoğunlaşıyordu. O da büyük bir maharetle kendisinin izlenip izlenmediğini denetliyordu.
Bunca kalabalığın içinde kaba güce, kapkaça yönelmesi olanaksızdı. Fırsatını bulup bir biçimde parayı çekip sıvışacaktı. Ama o da pek olanaklı gözükmüyordu. Para en güvenilir cebinde korunuyordu. Elini dokunsa sezer ağzının üstüne yumruğumu giydirirdim. Yine de rahatsız olmuştum arkamdan gelmesinden. Sessizce bir pasaja girip arka kapısından çıktığımda beni kaybettiğini anladım. Yeniden bir ferahlama çöktü üzerime, Karşıyaka vapur iskelesine rahat adımlarla ilerledim. Vapurun kalkmasına daha on dakika gibi bir zaman vardı. Bir zaman kaygısı olmaksızın Konak'a geçecektim. Karşıyaka istasyonunda içime sinmeden içemediğim çayımı vapurun güvertesinde içecek, görkemli İzmir koyunu özlemle kucaklarcasına bağrıma basacaktım.
Konak Meydanı'ndaki o güzelim cami bir biblo gibi yüksek beton yığınları arasında seçiliyordu. Tarihsel saat kulesi meydanda kaybolmuş gibi görüntüsü küçülmüştü. Kemeraltı’na doğru ilerliyordum ki tanıdık bir sesin adımı çağırdığını duydum. Dönüp baktığımda Almanya’dan tanıdığım bir işçi dostumdu. Emekli olup Türkiye'ye dönmüş, İzmir’e yerleşmişti. Genç bir akrabasıyla Kemeraltın’ı gezerken beni görmüş, beni görünce yıllarlık özlemle bayram yerine giden çocuklar gibi sevinmişti. Daha benim ne konumda olduğumu bilmeden tutturdu:
“İyi elime geçtin. Vallahi bırakmam. Ne dersen de boş. Bir yemek yiyeceğiz, sohbet edeceğiz.”
Yıllar sonra karşılaşmak beni de çok mutlu etmişti. Ama önce içinde bulunduğum ortamda bu isteğini yerine getirmem olanaksızdı. İşçi dostuma kısaca neden İzmir'de olduğunu özetledim.
Bir güvence bulmuşçasına sevinerek:
«Öylesine uzun oturacak zamanım yok, gidip şu emaneti birlikte alalım, sonra çayımızı içeriz. Seninle karşılaşmam iyi oldu yanımda bulun» dedim.
Birlikte eski günleri anarak kuyumcuya doğru ilerlerken, o yanındaki akrabasına benim önemimden, dürüstlüğümden söz ediyor öve öve bitiremiyor, kendisiyle nasıl dost olduğumuzu, içtiğimiz suyun ayrı gitmediğini gururlanarak anlatıp yanındaki genç adam üzerinde etki bırakmaya çalışırken ben konudan koptum. Beynimin içinde bir şeyler geziniyordu. Sanki ben, ben değil bir başkasıydım. Başka bir zamanda ve uzamda yaşıyordum. Uçsuz bucaksız bir bozkırda, toparlak bir çadırda, çekik gözlü, yuvarlak yüzlü insanlarla konuşuyordum. Birden içtiğim ekşi bir ayranı andıran içki dilimi burdu.
“Kımız çok ekşiymiş” sözü yuvarlandı dudaklarımdan.
İşçi dostum, şaşırmış yüzüme baktı.
“Ne kımızı hocam?”
“Özür dilerim birden ağzımdan kaçtı” deyip kapattım.
Yanımızdaki genç adam kendi havasındaydı. O anlattıkça yanındaki genç adamın gözleri parlıyor, yüzüme bakıyor, tavırlarımdan anlatılanların doğru olmadığını çıkarmaya çalışıyordu. Bir süre sonra bu övgüler beni yorar oldu. Konuyu kapatıp rahatlamak istedim, küçük işyerinin gözükmesi imdadıma yetişti.
“İşte kuyumcuya geldik” diye kuyumcu dükkanın tabelasını gösterip konuşmayı kestim.
Kuyumcu geleceğimden haberli olduğu için bütün takıları hazırlamıştı. Tek tek takıları gösterip parlak kağıtlara özenle sarıp kutularına koydu, sonra paketledi, küçük bir plastik çantacığa yerleştirip elime tutuşturdu. Ön cebimde üzerine bir lastik geçirilmiş para destesini olduğu gibi uzattım. Paraları özenle tek tek saydı. Tüm hesap düzgündü. Çay söylemek istediyse de kabul etmedik. Teşekkür edip ayrıldık.
Bu işi çözümledikten sonra işçi dostumla oturup gönül rahatlığı ile çay içer söyleşi yapabilirdim. Yanımda o olduğu için kendimi güvencede sayıyordum. Birlikte yeniden onarılmış tarihsel Salepçioğlu pasajında girdik. İçerisi pırıl pırıldı. Binbirgece masallarının karmaşık Bağdat çarşısı görüntüsü gitmiş, düzenli kent pasajı olmuş, ama ruhunu kaybetmemişti. Tepeden güneş ışığı alan orta alanda oluşturulan çay bahçesinde kız erkek gençler oturmuş konuşuyorlardı. Maslarını telefonlar, kitaplar dolduruyordu. Üniversite ya da lise öğrencileri olmalıydılar. Kıyılarda mağazalar vardı Bir üst kattaki mağazaları gezenleri görebiliyordum. Köşedeki tarihsel kahve korunuyordu. Eski günlerin özlemiyle o kahveye yöneldim. Şimdi, gönül rahatlığı içinde demli çayımı içip söyleşinin tadını çıkarabilirdim. Daha masaya otururken söylediğimiz çaylar masamıza damlamıştı.
İşçi dostumu görmeyeli yaklaşık yirmi yıl oluyordu. Üç beş dakika içinde aradan geçen yıllarımızı birbirimize anlattık. Benim ders verdiğim çocukların birer meslek sahibi olmalarına sevindiğimizi belirttik. İşçi dostum epeyce yaşlanmıştı. Bana «Hiç değişmemişsin» dediyse de inanmadığını söyledim. İkimiz de görüyorduk yüzlerimizde yılların bıraktığı çizgileri.
Plastik takı çantası elime ayağıma dolaşıyor biraz canımı sıkıyordu, ama yapacak bir şey yoktu. Şöyle cep kitabı büyüklüğünde biraz kalınca bir şeydi. Pantolon cebime sığması olanaksızdı. Masada önüme koydum, bir elimle onu tutuyor, bir elimle de çayımı yudumluyordum.
İşçi dostumun Türkiye’deki yaşantımdan bilgisi olduğunu anlıyordum. 12 Eylül sonrasının bunalımlı Almanya günlerini şimdi gülerek anlatıyordum.
Biz, birbirimizi övgüler dizerken işçi dostumun cep telefonu çaldı. Birden izin alıp telefonda konuşmaya başladığında bir garip konuşma geçmeye başladı. Karşıdakinin kim olduğu belli değildi. Bir şeyler söylüyor, işçi arkadaşım ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyordu. İşçi dostuma,
“Bulgaristan’dır, Bulgar kızlar arayıp para isterler, kapa” dedim. İşçi dostum gözü ile “yok, değil” diye işaret etti.
Biz ne olup bittiğini kestirmeye çalışırken telefon kapandı. Bizim meraklı bakışlarımızın arasında, işçi dostum, telefon konuşmasının özünü açıkladı. Tanımadık biri «takı çantası kaybolacak» diye bizi uyarıyordu.
Birden bir elimle tuttuğum takı çantasının sıkıca kavradım. Olduğu gibi yerinde duruyordu.
Şaşıp kalmıştık. Kimdi bu adam? Beni bir izleyen mi olmuştu? Şu an kahvede miydi?
Üçümüzün de renginin attığını fark ettim. Bakışlarımız kahve içinde gezindi. Kimsede bir belirti yoktu. Ortadaki çay bahçesini genç öğrenciler kendi dünyalarındaydılar. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Her biri bir köşede kaynatıyor, kızlı erkekli şakalaşıyor, sohbet ediyorlardı. Kahveyi dolduran orta ya da yaşlık kuşaktan erkeklerin den onlardan farkı yoktu.
Gelişigüzel gelen şaka telefonlardan denemezdi. Plastik takı çantasını oldukça iyi tanımlamıştı. Bizi izlediğini varsaysak, bana telefon ederdi. İşçi arkadaşımın telefonunu nereden bulmuştu, neden beni değil de onu arıyordu?
Bir süre bu soruları kendimize sorup tartışarak zaman geçirdik, ama üçümüzün de tadı kaçmıştı. Bir garip ruh baskısı altındaydık. Benim bu konulardaki titizliğimi Almanya’dan bilen arkadaşım,
“Gidelim hocam, senin işin var” diye bir an önce gitmemizi önerdi. Zaten oturacak halimiz kalmamıştı.
Masaya cebinden çıkardığı beş lirayı bıraktı, öylece çıktık dışarı. İşçi dostuma sabahtır yaşadığım iç sıkıntısını anlatıp altınları teslim edinceye dek yanımdan ayrılmamasını rica ettim. İşçi arkadaşım, yakını ile birlikte yanımdan ayrılmaksızın konak iskelesine geçtik. Lacivert takı çantasını sıkı sıkı elinde tutuyor sürekli gözümü ayırmıyordum. İşçi arkadaşım «Ben taşıyayım» diye sorumluluğu üstlenip beni rahatlatmak istediyse de kabul etmedim. O da kaybetse, ben de kaybetsem hesap benden sorulacaktı.
Konak iskelesi Karşıyaka'ya dönen yolcularla tıklım tıklım doluydu. Vapurun yanaşması ile yoğun bir akın başladı. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum takı çantası, yanımda iki dostumla yolcuların ardından vapura girdim. Vapur tıklım tıklım dolmuş kimi yolcular ayakta kalmıştı. Arkadaşlarımla pek kimse gitmez düşüncesiyle, at kamaraya yöneldim. Daha merdiven başından bakmamla oranın da dolu olduğunu görmem bir oldu. Fakat benim merdiven başında görünmemle bir ses yükselmesi bir oldu. Biri «hala takı çantası kaybolmadı mı?» diye soruyordu.
Bir tokat yemiş gibi oldum. Korku ve kuşkudan kendi kendime sesler mi duyuyordum? Yoksa başka birine mi yönelik gelişigüzel bir söz müydü bu? İkircik içinde yaşanan anlarda insanların her olaydan nem kaptıklarını çok iyi bilirdim. Arkadaşlarımın yüzüne baktım, onlar da şaşkın bana bakıyorlardı. Aynı sözleri duymuşlardı ve bu soru bana yönelikti. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum takı çantasına baktım, yerindeydi. Dayanamadım, kime seslendiği belli olmayan bu garip adama aynı kararlılıkla yanıt verdim:
«Evet gitmedi duruyor.»
Sabahtır yaşadığım gerilim yüzünden sinirlerim iyice bozulmuştu. Adeta azarlar, küfreder gibi bağırmıştım. Kime, ne söylediğim belli olmayan sözleri kalabalık garip bakışlarla anlamaya çalışıyordu. Biz merdiven başında uzaklaşırken aşağıdan yumuşak sesle gülerek bir karşılık geldi:
«Eh öyleyse birazdan...»
Allah Allah! Neydi bu yaşadıklarım? hani tek başıma olsam, kuruntu ve kuşkuma verip olanları açıklayıp rahatlayacaktım. Bir neden bulmak insanı her zaman rahatlatan bir duyguydu. Ama bir türlü bir neden bulamıyordum. Yanımdakiler de aynı şeyleri yaşıyorlar bir türlü bir açıklama, bir yorum getiremiyorlardı.
Merdivenlerden uzaklaşıp ilerlerken durumumu görüp üzülen bir genç bir sıra başındaki yerini bana verdi. Yaşadığım gerilimin yorgunluğu ile genç adama teşekkür etmeden güm diye sıra başındaki yere oturdum. Takı çantası iki elim arasında iyice canımı sıkar olmuştu. Sıra başında oturunca çantadan kurtulmak istedim. Pantolon ceplerine sığması söz konusu değildi. Deri ceketin iç ceplerini sınadım, oralara da sığmıyordu. Yan cepler hafif yandan eğimli, fermuarlı ceplerdi. Sıranın bitim tarafına düşen sol cebime sığdırıp fermuarı kapadım. Ellerim boşalmış; üstümdeki sıkıntı kalkmıştı. Sol yanımı ahşap koltuk korunağına yasladım. Her şeyi unutup yeniden Almanya günlerine döndüm. Almanya’da yaşadığımız gülünç olayları karikatrüze ediyor, anlatıyor, konuşmaya kulak misafiri olanları da güldürüyordum. İki arkadaşın yanı başımda ayakta gülerek beni dinliyorlardı. İşçi arkadaşım kimileyin anlattığım olaya ekte bulunuyor, ya da düzeltiyor, olayı daha da komik biçime sokuyordu.
Bir çocuk arabası içinde bebeği ile çok güzel genç bir kadın, izin isteyerek arkadaşlarımın arasından geçti. Üzerinde şık bir giysi vardı. Öylesine ince, hoş bir görünümdeydi ki, yanımda duran genç adamın gözlerine “Nasıl? Güzel değil mi?” dercesine baktım. Ne söylemek istediğimi anlayıp güldü.
Karşıyaka iskelesine yaklaşmıştık ki, dirseğimle cebimdeki takı çantasını yoklamak istedim. Aman tanrım cebim boştu. Koca takı çantası adeta buharlaşıp uçmuştu. Telaşım arkadaşlarıma da yansıdı. Sağı solu aramaya insanlara soruyorlardı. Kimse yoktu, nasıl olup da ortadan yok olmuştu.
Artık bitip tükenmiş, mantığımı özdenetimimi yitirmiştim. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Vapur Karşıyaka iskelesinde yanaşmadan bir çözüm bulmalıydım. Vapurdaki yolcuları polis denetiminden geçirip boşaltmak olanaksızdı. Bu yapılacak olsa bile, çalan vapurun bir kıyısına saklar sonra alırdı, çok sıkışırsa denize atar kurtulurdu. Bir an bu düşünceler bilincinde yıldırım hızıyla geçti. Hemen kararımı verdim. Vapur boşalmaya hazırlanırken, bodrum merdivenlerinin başına vardım. Kendi konumumu unutup olanca sesimle bağırdım:
«Hey arkadaş, sabahtır söylediğin gerçekleşti. Takı çantası kayboldu...»
Sesimde yakaran bir rica tonu vardı. Halk meraklı bakışlarla yüzüme bakıyor, birbirine garip sorular soruyorlardı. Aşağıdan gülümseyen bir ses yükseldi:
«Biliyordum olacağını. Üzülme takı çantasını bulacağım.» diye beni teselli ediyordu.
Gerçek miydi, nasıl olurdu? Yaşamımda böyle garip olaylara inanmamıştım. Şimdi ben yaşıyordum. Aşağı kamaradan yükselen ses bir şaka mıydı? Başımdan kızgın su dökülmüş gibi gerilim içinde merdiven başında –arkadaşlarımla– beklemeye koyuldum. Vapur iskeleye yanaşmış yolcular inmeye başlamıştı. Kimileri acıyarak durumuma bakıyor, takı çantasını çalana kargışlar yardırıyorlardı. Vapurun boşalmasına yakın otuzlu yaşlarda temiz yüzlü bir adam eşi ile yukarı çıktı. Kolumu dostça sıkarken dingin bir sesle konuşmaya başladı:
«Üzülme. Kimin aldığını biliyorum. Benimle gel. Takı çantasını bulup sana teslim edeceğim.»
Olacak şey miydi bu? Koca vapur boşalıp gitmişti. Şimdi, bir adam bana güvence veriyor, çalınan tüm altınların bulacağını söylüyordu. Başka hiçbir seçeneğim yoktu, bulursa bu adam bulacaktı. Belki de çalan ya da çaldıran, gerçekte bu adamdı. Birlikte adamla eşinin yanına takılıp yürüdük. Adamın bizi götüreceği yere doğru yürürken gerekirse zora başvurup bu adamı konuşturacağımı düşünüyordum. Nasıl olsa üç kişiydik ve üçümüzün de gücü yerindeydi. Ne var ki iskeleden ayrıldıktan sonra Almanya'dan arkadaşım yan çizmeye başladı. Bizimle gelmek istemiyor türlü gerekçeler uyduruyordu. Almanya'da yaşadığı deneyimler ona sonu nereye varacağı belli olmayan bir yolculuktan alıkoymaya öğretmişti. Bir iki saat önce ölümüne bağlılıktan söz eden dostum, şimdi bana bu adamdan bir şey çıkmayacağını, başımı belaya sokmamamı öğütlüyor, akılınca çözümler üretiyordu:
“Almanya’daki tanış bilişlerden bu parayı toplar yitiği öderiz. Hocam, boşuna bu adama takılma, bir hayır gelmez. Sen okumuş adamsın.”
Benim bir iki saat sonra bu takıları teslim etmem gerektiğini önemsemiyordu. Hem yıllar önceki tanış bilişten yitirilen takılar için nasıl para istenirdi, böyle bir isteğe kim destek çıkardı? Almancı tanıdıklar bu öyküyü ilgi ile dinleyecekler, “aptallığına doymasın, zaten başına çıkacak vardı, belasını bulmuş” diye gülecekler, içlerinde birikmiş okur yazar düşmanlığı içinde zevk alacaklardı. Bu düşüncelerimi uygun bir dille anlatıyor, gizemli adamı bırakmamada direniyordu. O giderse genç akrabası da gidecek, yalnız kalacaktım.
Ancak ne söylersem söyleyeyim Almancı dostum, ayrılacağını anladım. Zorlamanın, yalvarmanın anlamı yoktu. Gönülsüz köpek götsüz enik doğururdu. Hırsımdan gözlerimden yaşlar geliyordu. Başıma ne gelirse gelsin minnet etmeyecektim. Bir anda içimdeki korku duvarı yıkıldı. İnsan korktukça, karşıdaki üzerine geliyordu.
“Peki, dostum git. Senin ne para toplamana, ne de aklına ihtiyacım var. Ben kendi göbeğimi kendim keserim” diye söylendim. Hala ağzında birtakım gerekçeler geveliyor, sözde kendini haklı göstermek istiyordu ki bağırmak yüksek sesle azarlamak zorunda kaldım:
“Tamam anladık, senin işin var. Git diyorum, başka ne söyleyeyim, git.”
İşçi dostumun, tekme yemiş bir fino köpeği gibi yanımdan kaçtığını gördüm.
Ama hayret edeceğim başka bir olay gerçekleşti. Onunla birlikte tüyeceğini sandığım genç akrabası yanımda kaldı. İşçi dostumun ödlek biçimde koşar adım kaçışını tiksinerek izliyordu.
Gizemli adam ise halimize gülümsüyor,  bir eli cebinde, genç eşinin kolunda öylece yürüyordu. Her şeye karşın hala umudumu koruyordum. Bir–iki saat önce tanıdığım genç adamın beni yalnız bırakmaması da gönlümü rahatlatmıştı. Karşıyaka, ikindi serinliliğini yaşıyordu. Hemen iskelenin karşısındaki çay bahçeleri, bira evleri tıklım tıklımdı. Müşteriler çaylarını yudumluyorlar, biralarını içiyorlardı. Adını bile aklımda tutamadığım genç adama sessizce
«Şu iş hele hayırlısı ile hallolsun, seninle gelip şurada bir bira içeriz.» diye söz verdim. Genç adam benden de üzgündü:
«Ağabey keşke şu sorun hallolsa! Tek birayı benden içelim» diye karşılık verdi.
İstasyona uzanan caddeye doğru karmaşık duygular içinde ilerliyorduk. Bu caddeyi kesen ikinci sokaktan sola döndük. Hemen ilerde birinci katta yazıhaneyi andıran uzunca bir odaya girdik. İçerisi birtakım malzemelerle doluydu. Duvarlarda garip resimler, tahta ayaklıklar, boyalar fırçalar serpiştirilmiş gibiydi. Bakışlarımı odanın görünümünden uzaklaştırıp Gizemli adama çevirdim. Umutsuz bir biçimde adamın yüzüne bakıyor ne yapacağını merak ediyordum. Hafif elmacık kemikleri çıkık, genç bir adamdı. Özgüvenli, dingin bir görünümü vardı. Rahat bir tavırlar cep telefonunu çıkardı ve karşısındaki kişi ile konuşmaya başladı.
«Bacı» diye söze girdi adam. «Sen çocuğunun mamalarını kaybettin. O mamaları ben buldum. Gel çocuğun mamalarını al, çocuk aç kalmasın.»
Sözcükleri damaksı seslerle söylüyordu. Karslı mı Diyarbakırlı mı olduğunu ağız özelliklerinden çıkarmaya çalışıyor bir türlü nereli olduğuna karar veremiyordum. Adamın nereli olduğunu çözmekten uzaklaşıp konuşmaya yoğunlaştım.
“Bacı” diye seslendiği karşıdaki kişinin öfkeli sesini bulunduğum yerden duyabiliyordum. Gizemli adam en küçük tepki göstermeksizin dinledi. Sonra aynı yumuşak tonla «Çocuk aç kalmasın dedim, yerimi biliyorsun, gel mamalarını al!» diyerek telefonu kapadı.
Bu ne biçim konuşmaydı? Adam bizimle kafa mı buluyordu? beni yalnız bırakmayan genç adamla göz göze geldim. O da şaşkın bana bakıyordu. Üçümüz ayaktaydık. Yalnız gizemli adamın yanındaki genç kadın köşedeki koltuğa gömülmüş rahat bir biçimde bizi seyrediyordu. Yaşadığım bu gerilime dayanma gücüm bitmişti. Son bir kurtuluş gibi cebinden sigara paketini çıkardım, sigarayı ağzıma aldım ki, sigarayı yakmama fırsat kalmadan Gizemli adam bir fiske vurup sigarayı ağzından düşürdü:
«Af edersiniz, el memleket görmüş adamım. Sizden izin almalıydım” diye üstü kapalı övünerek kendi geçmişimi vurgulamanın ardından “yaşadıklarımı görüyorsunuz, iyice bunaldım. Gerçekte sigara tiryakisi de değilim. Bir düğüne gideceğim için aldım. Takılar da düğün sahibinin” diye açıklamada bulundum. Kırmak, hakaret etmemek için olağanüstü özen gösteriyordum. Şu mama öyküsü neydi? Nerede bulunacaktı altın takılar?
Gizemli adamın nurlu yüzünde bilgece bir gülümseme belirdi. Başını hafifçe sallıyor, konuşmamı “evet, evet” anlamına gelen baş sallayışlarla onaylıyordu. Kendi yaşamöykümü anlamsızlığını anlıyordum. Zaten her özyaşamöyküsü bir övünme değil miydi? Bu ortamda bu gizemli adama özyaşamöykümün nesiyle övünecektim ki? Ne diyeceğimi şaşırmış, susmuştum ki, karşıda rahat biçimde koltuğa gömülmüş genç kadının söze girmesi imdadıma yetişti. Eşinin söze başlaması bir anda içim rahatlattı. Bir kadın sesi böyle anlarda insana güven veriyordu.
Kadın:
«Başına ne geldiyse bu sigaradan yüzünden geldi. Kocam bu benim. İki yıl önce evlendik. Herkes onu Tatar diye aşağılıyor. O Tatar değil Azeri» diye eşinin kaba davranışına bir anlamda özür diler biçimde konuşuyordu.
Bir şok daha yaşıyordum nereden çıkmıştı bu Azerilik Tatarlık? Benim Karslı ya da Diyarbakırlı olduğunu düşündüğüm bu adam Azeri olsa ne değişirdi Tatar olsan ne yazardı? Bir kişinin şu kökten ya da bu halktan gelmesi suç ya da aşağılama nedeni olsundu?
Bu düşüncelerle kadını teselli etmeye kalktım. İçinde bulunduğum ortam yüzünden düşüncelerimi bir türlü toplayıp doğru düzgün konuşamıyordum. Kesik tümcelerle söylediğim sözlerin yarısı ya anlaşılıyordu yada daha azı. Ama kadın sözümü kesip kendi konuşmasını sürdürdü:
«Dediğim gibi Azeri benim eşim. Türkiye'ye gelmeden önce ölümcül hastalığa yakalanmış. Doktorlar birkaç ay ömrü kaldığını söylemişler. O da başını alıp Altaylara gitmiş Tuva Türkleri arasında Şamanlara karışmış.»
Artık ayakta duracak halim kalmamıştı. Teklif beklemeksizin, kıyıda duran sandalyeye oturup kadının gözlerine bakarak dinlemeye koyuldum. Benimle birlikte gelen genç adam da aynısını yaptı. Bizim yıkılırcasına elimize geçirdiğimiz oturaklara çökmemiz, kadının içini sızlattığının anladım.
“Durun size bir Türk kahvesi yapayım. Sıkıntıyı üzerinden atıp rahatlarsınız. Sonra da falınıza bakarım.”
Bir anda yanımda gelen genç adamla göz göze geldim. Aynı kuşkuyu onun gözlerinde de görüyordum
Kahveye bir şey katıp bizi uyutacak ya da zehirleyecek miydi? Genç kadın halimize gülümseyerek konuşmasını sürdürdü:
“Kahveyi burada gözünüzün önünde pişireceğim, birlikte içeceğiz. Takıların gelmesi daha bir süre zaman alır. Bu arada ben de öykünüzü bitirmiş olurum, sıkılmazsınız.”
Red edecek “istemez, zahmet vermeye00lim” diyecek konumda değildik.
Genç kadın üzeri işlemeli cezveyi suyla doldurup ocağın üzerine korken anlatısını sürdürüyordu:
«Ha, nerede kalmıştık? Eşim orada Şamanlar arasında onların yöntemi ile iyileşmiş. Kendi de Şaman olmuş. Yani duyduğunuz, bildiğiniz Şaman.»
Beni yalnız bırakmayan genç adam konuşmalardan bir şey anlamıyor, bir bana, bir kadına, bir gizemli adama bakıyordu. Sözü göreceği korkusu ile hemen kendisini “sus” diye gözlerimle uyardım. Daha sonra bunların anlamını kendisine açıklayacaktım.
«Asıl mesleği ressamlık. Azerbaycan’da yetenekli bir ressammış bu hastalık başlayınca mesleğine ara vermiş!»
O anda cezvedeki su kaynamış, kahve köpürmeye başlamıştı. Bu görüntü, bilincindeki düğümün çözülmesiydi. Genç kadın kahveyi fincanlara doldururken dikkatle odayı gözden geçirdim.
Daha önce önemsemediğim dağınık eşyalar, salaş uzam bilincimde bir anlam kazandı: Bulunduğumuz oda bir resim atölyesiydi. Girişte abuk sabuk görüntüler sandığım duvarlardaki resimler ilk kez dikkatimi çekiyordu. Tümü bozkırlar, inek sağan çekik gözlü yaşlı kadınlar, kara kıl çadırları yansıtıyordu. Renkler çizgiler o yaşantının ruhunu duyumsatacak ölçüde derindi.
Genç kadın fincanlara doldurduğu kahveyi önüme uzattığında, Gizemli odanın gizini çözmenin mutluluğunu yaşıyordum. Bir an takıların bulunup bulunmaması bile, gözümde önemini yitirmişti. Ne yapar, eder takıların parasını öderdim. Onların da beni anlayacağından emindim. Yanımdan hiç ayrılmayan genç arkadaşım korku içinde oyalanıyor, benim kahveyi bitirmemi bekliyor aklınca kendini güvenceye alıyordu. Ona dönüp:
“Gönül rahatlığı ile kahveni iç” diye güvence verdim. Bu arada ben, kahveyi içip fincanı ters çevirmiştim bile.
Bir süredir bizim konuşmalarımızı dinleyen Gizemli adam, suskunluğunu bozdu:
“Dur bakalım, kahve falı ne söyleyecek?”
Bu kez ben ona güldüm:
“Hiç ne söyleyecek? Vızvız. Ben böyle şeylere inanmam. Dinler unutur geçerim.”
“Sen hiç bir şeye inanmazdın” diye alaylı bir yanıt verdi. Sonra da çok derin bir şey anlatacak gibi gözlerime baktı:
“Hem biliyor musun, biz adaşız”
“Olabilir. Ne önemi var?” dercesine omuzlarımı silktim. Gün boyu yaşadıklarımdan sonra adaş olup olmamamızın bir anlamı kalmamıştı benim için. Ne yanıt vermeme gerektiğini düşünürken kapı zilinin çalması beni sıkıntıdan kurtardı. Gizemli adamın genç çoraplı ayakları ile seğirterek kapıya koştu.
Aman Tanrım! O anda bir şok daha yaşıyordum.  Vapurda arkadaşlarımla aramızdan çocuk arabası ile süzülerek geçen o güzel kadın karşımda duruyordu.
Bu güzel yüz nasıl böyle bir hırsızlığı yapabilirdi? Sürekli koltuğumun altında koruduğum fermuarlı cepten takı çantasını nasıl alabilmişti?
Hırsla içeri girdi. Annesine direnmek isteyen bir kız çocuğu gibi iki ayağının birden yere vurdu. Gözlerinden ateş saçarak yakınımda oturan gizemli adama bağırmaya başladı:
«Düş ikizi yeter artık beni rahat bırak.»
Birden her şeyi unutup “düş ikizi” sözünü düşünmeye başladım. Neydi bu söz? Bir yerden tanıdık geliyordu. Evet evet, kimileyin düşlerde başka biri olurduk. Şu an ben de başka biri miydim? Bu Gizemli adam öyküler kurgulayıp yaşayan kişileri bu öykülere yerleştirip oyunlar mı sergiliyordu? Şu an ben kurgulanmış bir oyunun parçası mıydım?
Güzel genç kadın, lacivert takı çantasını açmış, tek tek adlarını sayarak takıları içeri fırlatıyordu:
« Al bunlar yüzük» «al bilezikler» «al zincir»
Takılar ortalığa yayılmıştı. Bir an önce takıları toplayıp lacivert çantaya yerleştirmek için yerimden yekindiğimde Gizemli adam yada kendi adlandırması ile Düş İkizim, bileğime elini bastırıp “otur” dedi. O güzel genç kadın söyleyeceklerini çıkıp gitmişti bile.
Benim yerime Gizemli Adamın genç eşi, takıları topladı, lacivert çantaya yerleştirip elime tutuşturdu.
İşim bitmiş, sorunum çözülmüş, rahatlamıştım. Şimdi, ben ona korkusuzca sorularımı sorabilirdim.
«Neydi yaşadıklarım? Nasıl olmuş da tüm gün beni izlemiş olanları bilmişti?»
Aynı bilgece gülümseme ile söze girdi:
“Biz adaşız dedim ya, gerçekte eksik söyledim. Adlarımız aynıydı. Türkiye’ye gelince bir soyad seçmem gerekti. Bizde soyad yok, baba adımızı soyadı olarak kullanırız. Hüseyinoğlu, ya da Zehra kızı gibi. Neyse, sonuç senin soyadını seçmişim. O günden sonra seninle iç içe gibiyim. Sözgelimi, geçekte giden genç kadının söylediği Düş İkizi ben değilim, sensin.”
Yeniden beynimde karıncalar geziniyordu. Ben, ben miydim, yoksa karşımda her şeyi boşlamış rahat oturan ikizim miydim?
Anlattığı şeyler kavranır türden değildi. Sözde ölümle yaşam arasında geziniyordu. Yaşayan birileriyle özdeşleşip onun tenine siniyor, yaşamını sürdürüyordu. Bu ne Budizmdeki ruh göçü olayı ne de bizim güney illerinde yaşanan yeniden doğuş olayıydı. Ruh göçünü, ten değiştirmeye dönüştürmüştü. Duyarlı bulduğu ruhlarla bağlantı kuruyor, onunla bütünleşip yaşam sürüyordu. İçine girdiği ruhun başına ne geleceğini biliyor, onun koruyuculuğunu üstleniyordu. Kendisinin ölü mü, diri mi olduğu belli değildi. Evliliği, çevresi sarı bir sis altında gizliydi. Zaman ve uzam dışı bir ortamda bulunuyordu.
Artık bu saçmalardan iyice sıkılmıştım. Her ne olmuşsa olmuş, benim yitiklerim bulunmuştu. Yitik bulununca emek aranmaz derlerdi. Benim için de öyle olmuştu. Tıpkı benim gibi bir an önce canını dışarı atmak için sabırsızlıkla bekleyen arkadaşımın gözlerine bakıp çıkma vakti geldiğini işaret ettim. Düş İkizimden bir an önce kurtulmak istiyordum.
“Bize müsaade. Yerini, öğrendik. Biz, seni ziyaret ederiz” diye Gizemli adamın büyülü ortamından sıyrılmak istedim.
Gizemli adam:
“Sevgili düş ikizim, bir dakika” diye seslendi. “Böylesine acelen ne? Asıl öykü şimdi başlıyor.
“Nasıl yani?” dememe kalmadı ki önümde kapalı duran kahve fincanını gösterdi.
Gizemli adamın bunca iyiliğinden sonra kapıyı çarpıp gidemezdim. Benimle gelen genç adama “bir iki dakika daha bekleyelim” deyip Gizemli adama döndüm:
“Peki, ama kısa kes. Akşama düğün var. Yetişmem gerek.”
Umursamaz bir tavırla fincanı aldı. İçinde bakışlarını gezdirdi. Bilgece gülümseme ile yanıma geldi. Elini omzuma koyup beni pencerenin yanına götürdü. Bir fincana, bir yoldan gelip geçenlere baktı. Fincanı sehpanın önüne koyup dışarıda insan kaynayan yolu gösterdi. İskele caddesi ile ana caddenin kesiştiği noktada takıları çalan o güzel kız orada, öylece bekleyip duruyordu.
Gizemli adamın yüzündeki bilgece gülümseme, sinsi bir alaya dönüşmüştü.

“Seni bekliyor. Asıl öykü şimdi başlıyor. Karın, çocukların, kariyerin tümü bu öykünün içinde. Bundan sonra benim koruyuculuğum da olmayacak. Kendi ayağının üzerinde durmalısın. Benim kendi kendimi yenmem gibi, sen de kendini yenmelisin. Hadi güle güle…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder