Yayında Olan Eserlerim

30 Kasım 2017 Perşembe

Söğüdün Gölgesinde 10

Düşler, Özlemler...
Düşler köyün ufuklarını aşmayacak ölçüde küçük,  özlemler bunlarla sınırlıydı. Değerinin ayrımında olmayan küçük insanlar büyük düşler görecek düzeyde değillerdi. Küçük dünyalarında küçük düşler ve özlemler içinde yalın bir yaşam sürüp gidiyordu. Köyün ufuklarını aşmayan düşleri seyrek olarak zorlayıp dünyaya açılma cesareti gösterenler çıkıyordu.
Bunlardan biri uzun süren askerliğini Suriye’de yapan Hasan Kahyaydı.
Bu 1919 güzünde Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’dan izin alarak köydeki işine gücüne dönmüş yalın köy yaşamını sürüyordu. İleri yaşında duvar dibi söyleşilerini sürdüryor, zengin yaşam deneyimini keskin zekası ile cilalayarak dinleyenleri büyülüyor, konuştuğu ortamı neşeye boğuyordu. Her söyleşisinde dinleyenlere yeni ufuklar açıyor, gülmekten halkı kırıp geçiriyordu.
Bir gün yakın bir köyde konuk iken, evi korucular bastı. Daha sonra Tekel adını alacak inhisar idaresi yasası nedeniyle, kimsenin İnhisar malları dışında sigara kullanması, rakı çıkarması yasaktı. Basılan evde kaçak rakı yakalandı. Ev sahibinin belli bir para ceza ödemesi gerkiyordu. Ev sahibi kendini kurtarmak için suçu konuğun üzerine atmak istedi.
 "Bu rakılar işte bu adamın. Benim bunlarla bir ilgim yok" diyerek Hasan kâhyayı gösterdi.
Hasan Kâhya, anında karşılığı verdi:
"Rakı benimse ev de benimdir. Evi satın, cezasını alın."
Hasan Kahyanın bu türden bilgelikleri anlatılmakla bitmezdi. Bir gün Hasan Kahya evinde dinlenirken içeriye üç yeniyetme girip oturdu. Amaçları Hasan Kahyayı konuşturup biraz alaya almak, gülmekti. Olayı kavrayan Hasan Kaya sessizce oturmasını sürdürüyordu. Bu durumdan sıkılan gençlerden biri söz açmak istedi:
"Hasan amca anlatsana" diye üsteledi
"Ne anlatayım oğul, üçünüzün toplam yaşı yirmi beş. Bu, benim üçte bir yaşım eder. Ben sizinle ne konuşayım?”
Hasan Kahya’nın Mustafa Kemal Paşanın Sivas’ta hizmetini görüp ayrılmasının ardından yıllar geçmişti. Köydeki evinde giderek yetişen oğlunu evlendirdi, torunlarını yetiştirmeye koyuldu. Kardeşi ile birlikte kalabalık bir aile ortamında topluca yaşıyorlardı. Hasan Kahya’nın yaşı ilerlemiş köy işlerine gücü yetmez olmuştu. Geniş aile ortamında varlığı yük olmaya başlamıştı. Birkaç kuşak önce yerleşik yaşama geçen köy halkı arasında göçebe dönemi yaşamının izleri sürer gibiydi. “Yaşlıyı ölüme bırakma” geleneği biçim değiştirmiş, kalabalık ailelerde yaşlılar itilip kakılan kişiler durumuna gelmişlerdi. Sözlerine önem verilmiyor, ötelenip gidiyorlardı. Yılların Hasan Kahya’sı da bu durumlara düşmenin üzüntüsünü yaşıyordu. Bir gün çocukları ile kavga edince yıllar önce Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine söylediği sözler aklına geldi.
“Hasan Ede, ben Ankara’da hükümet kuracağım. O zaman çık benim yanıma gel!”
Atatürk’ün yanına gitmek üzere köyden çıktı, 4-5 km uzaklıktaki karayoluna ulaştı. Günde bir iki aracın geçtiği karayolunda kendini Sivas’a ulaştıracak bir araç beklemeye koyuldu. Ne var ki, ne bir kamyon, ne külüstür bir otobüs geçiyordu. Akşam olunca yeniden Mamaş’a dönüp kimse ile yüzgöz olmak istemedi. Karayolunun kıyısındaki Örencik köyüne gitti. Bir gece orada konaklayıp ertesi gün yeniden araç bekleyecekti. Hemen herkesin birbirini tanıyıp bildiği kırsal ortamda Örencikliler Hasan Kahya’nın bu yolculuğunun nedenini öğrenmek istedi. Hasan Kahya tüm içtenliği ile yolculuğunun nedenini anlattı. Gazi Paşa’yı tanıyordu ve onun kendisine sözü vardı. Yanına gidip yine kapısını bekleyecekti.
Anlatılanlar Örencikliler için inanılır şey değildi. Gazi Paşa kimdi, Hasan Kahya kimdi?
Onlara Gazi Paşa’nın kendisine hediye ettiği kemerden söz etti. Kemer şu an üzerindeydi ve Paşa’nın yanına vardığında kemerini geri verecekti. Kemeri onlara gösterdi.
Kemeri görünce köylülerin bilincinde şimşek çaktı. Anlatılanlar doğruydu. Kemerin kocaman sarı bir tokası vardı. Bu kemer altından yapılmış olmalıydı. Ne yapıp yapmalı kemeri ele geçirmeliydi. Ama Mustafa Kemal Paşanın yanına gidecek adamın kemeri nasıl alınırdı ki? Hasan Kahyaya yatak serilip uykuya yollanırken Örencikliler karmaşık duygular içinde evlerine dağıldı,
Ertesi sabah Mamaş’a Hasan Kahya’nın öldü haberi ulaştı. Ölüsü, Örencik yakınlarında bir tarlada bulunmuştu. Olaya bir kaza süsü verilip üstü kapatıldı.
Ne var ki, kemeri satmak istediklerinde Örenciklileri bir şok bekliyordu. Mustafa Kemal Paşanın hediye ettiği kemer yalnızca deri kemerdi ve tokası da altın değil tunçtu.
Aynı günlerde köyden bir başka yaşlı köyün sınırlarını aşma düşleri yaşıyordu. O da Mustafa Kemal Paşa ulaşıp sanatını göstermek, kendini tanıtmak istiyordu. Bu özlemini öncelikle bir demesinde dile getirdi:
Arzuhalim vardır sana
Şanlı Gazi Kemal Paşa
Bir ihsanın var mı bana
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Aşıklar dünyayı gezer
Bahriler ummanı yüzer
İsmet Paşa ile beraber
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Cumhur reisi oldun
Ankara’yı mekân kıldın
Gazim sen cihangir oldun
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Ankara’nın söğütleri
Çok bulunur yiğitleri
Ver millete öğütleri
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Şanlı ordumuz Ankara’da
Aşıklar hep bir sırada
Çol şükür erdik murada
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Baş muallim okur ferman
Muzaffer Bey derde derman
Mehmet Beye canlar kurban
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

İstanbul Edirne bizim
Tayyareler dizim dizim
Telli Halep’te kaldı gözüm
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Koç yiğitler Arap atlı
Dediğimiz hep kıymetli
Valimiz çok merhametli
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Kapımızın önü söğüt
Aşıklara bu bir öğüt
Verdiğimiz on kagıt
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Aşıklar imtihan oldu
Birincilik bende kaldı
Türkiye şerefin buldu
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Söyle sazım yavaş yavaş
Kızlar giyer kutnu kumaş
Köyümüzün adı Mamaş
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Tevellidim seksen sekiz
Yaşım oldu elli dokuz
Arzumanım bir çift öküz
Şanlı Gâzi Kemal Paşa

Halk şairleri bayramında birinciliği alan Aşık Süleyman’nın Gazi Paşa’da dileği bir çift öküz oluyordu.
Oysa kendisi bir bağlama ustasıydı. "Fahri" simgesi ile demeler söylüyor, ilçe büyüklerinin masalarını şenlendiriyordu. Deli Derviş'ten sonra geleneksel bağlama çalma ustasıydı. Soyadı yasası çıktığında "Fırtına" soyadını ona "Sen fırtına gibi saz çalıyorsun. Senin soyadın "Fırtına" olsun" diyerek Kaymakam vermişti.
Gerçekten fırtına gibi doludizgin çalardı Aşık Süleyman. Otuzlu yıllarda ilçe büyükleri­nin sofrasının eksiği çekilen sazcısıydı. Kurt Veli, Vahap Bozkurt’larla (Suzânî, Revânî) ve oğlu Haydar'la birlikte bu sof­ralarda saz döktürürdü.
1931 Sivas Halk Şairleri bayramında en öz­gün bağlama us­tası seçilmişti. Suzânî de çok iyi bağlama çalıyordu, ancak onun bağlaması dönemine göre daha moderndi. Aşık Süleyman geleneksel bağlama ustasıydı. Suzânî ve Revânî gibi, bağlamayı o da Aşık Hasan'dan öğrenmişti. Bağlamayı ruhunda duyarak çalıyordu.
Otuzlu yılların ortalarında, Revânî ile Gürün'de bir sazcı dükkânına girdiklerinde Revani bunun tanığı olmuştu. Aşık Süleyman, saçı sakalı dağnık, kaba saba görünümlü pejmürde bir adamdı. Revânî bir bağlama alacaktı. Sazcı üstü baş­ı dağnık pek alıcıya da benzetemediği bu adamları üstün körü selamlayıp kendi işine koyuldu. Revânî, duvar­da asılı bağlamaları tek tek gözden geçirdikten sonra bir bağlamayı gözü tuttu. Evirip çevirip biraz daha baktı, bir denedi, ardından sazı ar­kadaşına uzattı:
“Aşık şu saza bir bak hele nasıl, alayım mı?”
Aşık Süleyman bağlamayı kucağına yerleştirirken sazcı göz ucuyla pis pis baktı. Böylesine saçı başı dağnık birinin saza el atması canını sıkımıştı. Ama ses çıkarmadı. Aşık Süleyman bir iki perdeyi oynattı, tezeneyi eline aldı bağla­manın tellerine vurmaya başladı. Aşık Süleyman elindeki bağlamayı çalmıyor; konuşturuyordu. Sazcı işinden başını kaldırdı. Bağlamanın vuruşlarına kap­tırmıştı kendini. Şaşkınlık, hayranlık, suçluluk karışımı bir bakışlar arasında gözleri daldı. Aşık Süleyman durumun ayrımında değildi. Her şeyi izleyen tek kişi Revânî'ydi. Sazcının gözleri süzüldü, elinden keski düştü.   Kendisini unutmuştu.
Deyişinde de söylediği gibi 1288’de Mamaş’ta doğmuştu. Bu Miladi tarihe göre 1879-80 yılı oluyordu.
Sekiz-dokuz yaşlarında bağlama çalmaya ilgi duymuş, Aşık Hasöğ’den bağlama çalmayı öğrenmeye başlamış, o yaşlarda başlayan bu tutku bütün yaşamını doldurmuş, bir daha elinden bağlamayı bırakamaz olmuştu. Bülbülleri imrendirecek ölçüde güçlü bir bağlama ustalığına ulaşmıştı. Ezgisinin coşkusuna kaptırıp mızrabı ayak parmakları arasına sıkıştırıp bağlama çaldığı anlatılırdı.
Bağlama ustası olarak Aşık Süleyman adı ile anılıyordu, yazdığı demelerinde Fahri adını kullanıyordu. Bu demelerinde güzeller, güzelliğe sevgilerini dile getiriyor, yaşadığı sıkıntıları anlatıyordu. Mıstık adlı yoksul bir çobanın oğluydu. Çocuk ve ilk gençlik yılları açlık ve sıkıntı içinde geçmişti. İster istemez bu sıkıntılar ruhunda derin izler bırakmıştı. Söylediği demelerde bu gibi temaları işliyordu.
Sivas yöresinde düğünlerin ve eğlencelerin aranan aşığıydı. Ünlü Mihrali Beyin oğlunun düğününde de çalgıcı olarak bulunup yörenin varlıklı ağaları üzerinde büyük etki bıraktı. Düğünde konuk olarak bulunan Geven, Deliktaş, Havuz ağaları ile Hekimhan Beyleri bu eğlence sonrasında aşığa “Çok teşekkür ederiz bizi çok memnun etin diye duygularını dile getirdiler. Aşık Süleyman “siz memnun oldunuz ama sorun bakalım ben memnun oldum mu?” diye karşılık verdi. Ağaların o zaman aklına geldi. Mihrali Bey “Aşık bahara sana bir tosun verim” diye söz verdi. Bahara değin köprülerin altından çok sular akacağını bilen Aşık Süleyman “Bey peşin olsa da keçi olsa olmaz mı” diye sordu. Bunun üzerine Mihrali Bey, aşığa iki keçi hediye etti.
1931 Sivas Halk Şairleri bayramında böyle bir birikimle katıldı. Ardından kalacak tek görüntü de o bayramda alındı. Halk Şairleri kitapçığında bir toplu görüntüde biri de bağlamasında kucağında iki görüntüsü basıldı. Gününe göre yazdığı demeler ise unutulup gitti. Yalnızca iki demesi kaldı.
Aşık Veysel’i Sivas halk şairleri bayramında tanımıştı. O dönemde Veysel henüz deyiş söylemiyor, tekdüze bağlama vuruşları ile aşıklık yapıyordu. Bağlama ustalığı Aşık Süleyman'la kıyaslanacak gibi değildi. Otuzlu yılların sonralarına doğru, Aşık Süleyman, Aşık Veysel’in bir plağı ile karşılaşınca şaşırdı. İlk tepkisi çok sert oldu:
“Kör Veysel plak çıkarmış, onun kaç paralık sazı var ki plak çıkarıyor? Hele gideyim de görsünler saz nasıl çalınırmış. İstanbul’a gidip plak çıkartacağım.”
Ne var ki bu son özlemini yerine getiremeden 1937 yılında öldü. Kulaklarda çınlayan bağlama sesi bir daha duyulmaz oldu. Yazıya geçen iki demesi sonraki kuşaklara ulaşabildi. Halk şairleri bayramında Muzaffer Sarızözen’in notaya aldığı “Zeynep’in Türküsü” belgeliğe girdi. Ne oğlu, ne de torunları onun geleneğini sürüdürebildi. Oğlu Haydar ve torunu Ali klarnet çalıyorlardı, ama Aşık Süleyman’ın yerini tutmak olanaksızdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder